25 Mayıs 2009 Pazartesi

TOHUMCULUK YASA TASARISI HAKKINDA PDA GÖRÜŞÜ

Bizler "Pembe Domates Ağı" (PDA) üyeleri olarak;

Başta; Anadolu'nun en değerli ve en has ürünlerinden olan, yok olmasını önlemek ve daha önceleri olduğu gibi, günümüzde de kuşaktan kuşağa aktarılan "doğal döngüsünü sürdürmek" amacıyla "Evladiyelik ('Heirloom') Pembe Domates"in 4 yıldır yeniden üretilmesine çalışmaktayız. Bizler profesyonel tarım uzmanları, tarıma dayalı ticaret erbabı ya da çiftçi değiliz. Bizler, geniş bahçeleri olmasa da balkonlarda ve saksılarda "kentte tarım" yapılabileceğini gören ve bunu deneyerek başarmış, İnternet üzerinden iletişim kurarak bir toplumsal ağ kurmuş, duyarlı kentlileriz. İçimizde az sayıda olsa da Pembe Domatesi bahçe ve tarlasında yetiştirenler de var. Bir rastlantı sonucu fark ettiğimiz ve balkonda yetiştirdiğimiz ilk doğal pembe domateslerin tohumlarını da kendi aramızda ve "karşılıksız paylaşarak aynı yöntemlerle sürdürülmesi koşuluyla" neredeyse tüm Türkiye'ye yaymış bulunuyoruz.


Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, İsveç, Bulgaristan, Rusya ve daha birçok ülkede lezzeti ve bozulmamış niteliği nedeniyle yüksek değere sahip olan Pembe Domates, tohum paylaşımı sayesinde, kendi yeniden topraklarında değer kazanmış önemli bir tarım ürünüdür. Özellikle "Heirloom" yani genetiği ile oynanmamış, doğal tarımla üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan tohumlar, endüstriyel tohumlara nazaran kat be kat değerlidir.

Ülkemizde tıpkı Pembe Domates gibi çeşitliliği ve değeri çok yüksek olan 3 bin'den fazla “endemik”; “kendine has”, tarımsal bitki türü ya yok olmuş, ya da yok olmağa mahkûm durumdadır.

Yüzyıllardan bugüne, hiçbir bozulmaya uğramadan çiftçilerin çabalarıyla tarımda "üretilebilirliğini" sürdürmüş bitkilerimizin yok olma fermanı sayılan "TOHUMCULUK YASASI"nın 2011'den itibaren yürürlüğe sokacağı 5. Maddesi ancak 'kayıt altına alınmış tohumların' ekimine olanak tanıyacak. Tohumuna patent alamayan çiftçiler ise, tekel durumundaki uluslararası şirketlerin insafına terk edilecek. 2011'den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu'nun zengin türleri doğallığını yitirecek.

Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

Ayrıca, şu sıralar tartışılmakta olan ve yürürlükteki 31/10/2006 tarih ve 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu'na dayanılarak çıkarılması planlanan "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik" taslağında yer alan, "Tohumların Kayıt Altına Alınması" koşulu, bu ülkenin tarımına vurulabilecek büyük bir darbe niteliğindedir. Çünkü tohumunu kayıt altına aldırmayan çiftçinin kaderi, "ıslah yetkisi"ni elinde bulundurarak, tohumculuk alanında faaliyet gösteren, çoğunluğu yabancılara ait şirketlere terk edilmektedir. Yönetmelik, doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliği mekanizmasının önünü açmaktadır. Oysa yerel ve doğal türler, binlerce yıl kuşaktan kuşağa devredilen "geleneksel ıslah çalışmaları" sonucu ortaya çıkmış, küçük çiftçilerin ortak emeğinin sonucu gelişmiş tohumlardır.

Bu topraklarda yüzyıllardır, insan emeğiyle tamamen doğal ortamında oluşan evladiyelik tohum ve çeşitliliğini, "kayıt" ve "patent" zorunluluklarıyla yok edecek bu yasanın ve keza mevcut kanuna bağlı olarak çıkarılacak "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik"in yeniden, uzman kurullar tarafından ve tüm kamuoyu önünde açıkça tartışmaya açılmasını istiyoruz.

......................


Okuma önerisi:

Ölüm Tohumları; F. William Engdahl, Bilim+Gönül Yayınevi

"Yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin." Harry Kissinger (ABD'nin eski dışişleri bakanı)

Engdahl, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar konusunu her yönüyle ele alıyor. Kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunlar bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzanıyor. Günümüzdeki gelişmelerin arkasındaki nedenleri anlamak isteyen, dünya barışı ve sosyal adalete inanan herkesin okuması gereken, insanı uykudan uyandıran bir kitap bu.



3 Mayıs 2009 Pazar

Anneler Günü

Tüm anasız/babasız, kimsesiz evlatlara...


Tuhaf şey elbette, artık şu yeryüzünde oturmamak,
unutmak bundan böyle daha yeni edinilmiş alışkıları,
insanca geleceğin anlamını verememek
güllere, vaatlerle dolu öbür şeylere;
o sonsuz korkulu ellerde ne idiysek
onu artık olmamak ve öz adını bile
koyup gitmek bir kırılmış oyuncak gibi.
Ne tuhaf, dileklerini dileyememek daha,
bütün olan ne varsa darmadağın uçuşur
görmek uzayda. Zahmetli şey ölü olmak,
yeni baştan, ağır ağır alışmak öyle zor ki,
biraz olsun bengilik sezer insan zamanla. -Ama yaşayanların
hepsi de yanılır, böyle kesin ayırarak.
Derler ki, çoğu zaman bilemezmiş melek, dirilenin mi,
yoksa ölülerin mi arasından yürüyor. Bengi akıntı
her iki ülkede çocuğunu, yaşlısını
birlikte sürükler, tümünün sesini bastırır.

Hem artık bizi ne yapsın onlar, o erken ölmüşler;
yavaşça yeryüzünden çözülür insan
ana memesinden kesilir gibi. Ama bizler,
o büyük gizlere gereksinenler, yaslarından çoğu zaman
bir mutlu ilerleyiş doğanlar: Onlarsız olabilir miydik biz?
boşuna mı söylence: Linos için yakınırken bir zamanlar,
ilk musiki çekinerek kabuğunu kırmış;
o nerdeyse tanrısal gencin apansız çıktığı
korkmuş uzayda başlamış boşluk ilk kez titremeye,
şimdi bizi coşturup avutan, bize yardımcı olan.

Türkçesi: Can Alkor

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi

…
It is truly strange to no longer inhabit the earth,
to no longer practice customs barely acquired,
not to give a meaning of human futurity
to roses, and other expressly promising things:
no longer to be what one was in endlessly anxious hands,
and to set aside even one's own
proper name like a broken plaything.
Strange: not to go on wishing one's wishes. Strange
to see all that was once in place, floating
so loosely in space. And it's hard being dead,
and full of retrieval, before one gradually feels
a little eternity. Though the living
all make the error of drawing too sharp a distinction.
Angels (they say) would often not know whether
they moved among living or dead. The eternal current
sweeps all the ages, within it, through both the spheres,
forever, and resounds above them in both.

Finally they have no more need of us, the early-departed,
weaned gently from earthly things, as one outgrows
the mother's mild breast. But we, needing
such great secrets, for whom sadness is often
the source of a blessed progress, could we exist without them?
Is it a meaningless story how once, in the grieving for Linos,
first music ventured to penetrate arid rigidity,
so that, in startled space, which an almost godlike youth
suddenly left forever, the emptiness first felt
the quivering that now enraptures us, and comforts, and helps.

30 Mart 2009 Pazartesi

‘Bağ Çorbası’

Hikâyem Adapazarı:Adapazarı için bir mikro tarih çalışması

Adapazarı bir adadır; çevresi Sakarya’nın kolu Çark Suyu ve Sapanca Gölü’yle çevrili bir ada. Toprağın üstü gibi altı da su doludur. Adapazarılılar o nedenle kendilerine Adalı derler... Adalar ve yazarlar arasında hoş bir bağ vardır. Necati Mert de Sait Faik gibi Adapazarlı yazarlardan. Özyaşamöyküsel özellikler taşıyan “Hikâyem Adapazarı” öykü ve deneme yazarı olarak tanıdığımız Necati Mert’in son kitabı.
Bir kentin sıradan ama ‘gerçek’ insanının geçmişini, bugününü, bir yazarın yaşadığı şehirle nasıl buluştuğunu anlatır bu kitabında yazar. Baştan belirtir Necati Mert: Kitabi ansiklopedik bilgi yok bu kitapta. Ne güzel... Kaynaklara hiç başvurmamak isterdim, çünkü bağlayıcı olurlar, der önsözde. Adapazarı’nın son 65 yılını aktarılmış bilgiler yerine, birinci elden tanıklıklarla, yaşanmış hikâyelerle anlatır. Resmi rakamları, düzgün fotoğrafları, adı duyulmuş kişileri değil, ara sokakları, sıradan insanları, onların evlerini, dükkânlarını ele alır. “Nuh’un gemisi” dediği Adapazarı’nın esnafını, delilerini, ayak satıcılarını, kendi annesi ve babasını, hatta öğretmenini dile getirir. “Pozisyon adamlarına” hiç yüz vermez. Şehrin Homeros’a ve Bitinya’ya uzanan tarihini ise, kendi üzerindeki etkisi ölçüsünde anlatır. Herkes öteki bilgilere internetten istediği an ulaşabiliyor artık nasıl olsa... Hem İnternette söğütten düdük yapan dedenize rastlayamazsınız. Oysa bu kitabı okurken insan hem söğüt dalından düdük yapan dedesine, hem büyükanne çorbasına, hem de eski çarşılardan geçerken eski insanlara rastlar; komşu balkonunda demli çayını içer; Adapazarı’nın yaşadığı deprem acısını habercilerin dilinden dinlemek yerine, bir Adapazarlının kaleminden okur. Kitabı okur açısından değerli yapan nedenlerin başında da bu içerden bakışı, samimiyeti gelir.
396 sayfalık kitap on bölümden oluşur ve bölüm başlıkları ilginç bir biçimde, hep üçlemedir: "Manavlar. İskânlılar. Serbestler." Bölümleri de başlıkta yer alan bu üçlemeler üzerine kurar yazar. Örneğin “Agdistis. Nana. Attis.” adlı bölümde hikâyeleri Adapazarlı bir ağaç altında buluşan üç mitoloji kahramanı anlatılır.
“Hırs, hiddet neme gerekti,” diyen Sait Faik’ten beslendiğini, onun toprağından geldiğini kanıtlar gibi yalın bir dille ve fısıldar gibi yumuşak bir sesle yazar Necati Mert. Evlerinin bahçesindeki ağaç ve bitkilerin tasviri tam iki buçuk sayfa sürer (sayfa 28-30). Doğa ve bitki severliği su götürmez yazarın o satırlarını okudukça bir cennet tablosu canlanır gözünüzün önünde: “...Sağ sırada saksılarda begonyanın salkımlı, yağlı her çeşidi. Ayrıca renk renk küpeler... Arkalarında yer çiçekleri: Acem karanfili, aslanağzı, kına, hüsnüyusuf, akşamsefası... Asmanın bir bacağına sarılmış hanımeli, yandan da yediveren... Avlu boyunda çivitli su verilmiş ortancalar... Kuyunun oradan sağa şimşirli dar bir yol gider. Ucundaki kapı komşuya açılır. Başında boylu bir hatmi. Kuyudan sonrasını nasıl anlatayım?...” Yazar bahçede soldan sağa ilerleyerek bize geniş bir tur yaptırır. Ağaçların altına uğrar, meyvelerin tadına baktırır, yer elmalarının kabuğunu soyup ikram eder... Gerçekten anlatılmaz yaşanır dedikleri türden bir güzelliktir dile getirilen. Kitapta yer alan siyah beyaz fotoğrafların kalitesinin de anlatının güzelliğine görsel bir şölenle destek olduğunu belirtmek gerek.
Yazarlarının bolluğu Ada toprağının bereketinden olsa gerek. Kerim Korcan da Adalı yazarlardan. Sayfa 187’de Kerim Korcan'a bir selam yollar yazar manavların sabrıyla ilgili bir sözünü anımsayarak...
Benim de komşu şehir İzmit’ten kulağımda kalmış yerel sözcükleri kullanır: Yeftin (hafif), töngel (muşmula), buğuz (söylenme, şikayet)...
Necati Mert’e bu kitabı yazdıran nedir, diye düşündüm okurken. Yazar en çok çocukluktaki tatların peşinde gibidir. Kitabın daha birinci bölümünde (sayfa 34) bir türlü tadını unutamadığı ‘bağ’ çorbasından söz eder. Çocukluğunda babaannesinin bağa gittiklerinde yaptıkları bir çorbadır bu. Bugünü geçmişe bağlayan her şeyi bağ çorbasında simgeler yazar. Adapazarı’nı bağ çorbası üzerinden anlatacak kadar sevdiğini yazar, bu çorbayı. Aslında eldeki malzemeyle oluşturulmuş alçakgönüllü bir çorbadır bu ama işte onun tadını unutulmaz kılan her neyse yazar hep onu arar gibidir. Bu oylumlu kitap boyunca satır aralarında hep bu duyguyu sezdirir okura.
İşte o çorbanın tadı gibi, eski Adapazarı’nda sıradan evlerin yazın çıldırasıya renklenmiş o güzelim bahçeleri de yoktur artık. Bugün Sait Faik’in dediğince bütün büyük kentlerin ‘kuşları boğulmuş, çimenleri sökülmüş’, artık boy boy beton binalar ardında kurumuş kalmış hepsi. Bununla da bitmez. “17 Ağustos’tan sonra Adapazarı oldu çekip giden. Alınıp götürülen,” der yazar (sayfa 384). “Deprem durmadı sürüyor Adapazarı’nda,” diye ekler.
Sanırım yazar bu kitapta, eksilmeye devam eden bir şehirde, çocukluk yıllarından kalma bir tadın peşine düşmüş. Sade çorbanın değil, depremin 1999’da durmayıp hala sürdüğü bir şehirdeki tüm eski tatların... Ağzının eski tadı tuzu kalmamış okura küçük sevinçler devşiriyor kitabıyla...
Şefika G. Kamcez
..............
Hikâyem Adapazarı; Necati Mert, Heyamola Yayınları, Türkiye’nin Kentleri dizisi, 1. baskı Kasım 2008

Sanat ve Politika

" Ne var ki , biz gençler yurdumuzda başlayan bu tehlikeli değişmeleri farketmeyecek kadar derin bir ihtirasla edebiyata dalmıştık.Kitaplardan ve tablolardan gayrisini gözümüz görmüyordu. Politika ve toplum sorunlarına en küçük bir ilgi duymuyorduk. Bu birbirini tutmaz çekişmelerin bizim hayatlarımız için ne anlamı vardı? Seçimlerde şehir heyecandan çalkalanırken, bizler kitaplıklara giderdik. Yığınlar ayaklandığında bizler şiirler yazıp, şiirler üzerine tartışırdık. Duvara alev alev harflerle yazılmış olanı görmüyor, bir vakitler Kral Belsezar'ın yaptığı gibi, sanatın en eşsiz çeşitleriyle kendimize şölen veriyor ve yarına korkuyla bakmıyorduk. Onlarca yıl sonra tavan ve duvarlar üzerimize yıkılınca, temellerin çoktan içten içe oyulmuş bulunduğunu ve yeni yüzyılla kişi özgürlüğünün Avrupa'da çökmeye başladığını ancak farkettik. "

STEFAN ZWEİG ....DÜNÜN DÜNYASI

9 Mart 2009 Pazartesi

Behçet Necatigil'in kısa çizgisi


(Bu yazı İzmir İzmir dergisinin son sayısında (Ocak-Şubat 2009) yayımlandı.)



“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı”

13 Aralık Behçet Necatigil’in ölüm yıldönümü. Çizdiği yaşam çizgisi kısa ve alçakgönüllüdür Necatigil’in. Doğum ve ölüm tarihleri arasında kısacık bir çizgi. Bu mütevazı Türkçe ustası sade hayatların, dar gelirli küçük insanların ve İstanbul’un mütevazı semtlerinin şiirini söyler bize. Tümüyle bir burukluktur yaşadığı ve anlattığı iki yüzlü insanlar arasında. Sanki fena vurulmuş bir daktilo gibi. Arkasında mavi ince bir çizgi bırakıp gider. Ümidi korkusu sevinci ne varsa o kısa çizgidedir.

Kimi zaman çok soyuttur anlattıkları:

“Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca.”

Kimi zaman da göndermelerle dolu olsa da alabildiğine somut:

“Bir kenara yığılı

Elmaların başında

Çömelmiş dört beş kişi

Ayırıyorlardı

Biraz daha sağlamı

Biraz daha irisi.”

Hiç iri laflar etmeden çağının tanığı olur…

Beşiktaş’taki evinden uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptığı Kabataş Lisesi’ne her sabah o geniş, çınarlı yoldan gider. (Ne hoş sabah akşam yayan, gitmek aynı kaldırımdan. ) Giderken insanları görür: yalnız bir kız, deniz kenarına hava almaya çıkmış yoksullar, ortamın bozulduğunu gören, çocuğunun okuldan eve akşam nasıl döneceğini düşünen ana babalar…

Akşam olduğunda evin yolunu tutar. Gecelik saltanatı evdedir ne de olsa:

“Kavuştum çoluk çocuğuma,

Koltuğuma uzandım, rahatım.

Kahvem içime sindi

Başladı gecelik saltanatım.”

Çalışmaya oturur. Penceresinden sokaktaki evleri görür, dar yaşamlardan kaçmak isteyenlerin evlerini. Ev halini yazarken evde bir saadettir gördüğü:

“Evin –de hali saadet

Isınmak ocaktaki alevde

Sönmüş yıldızlara karşı

Işıklar varsa evde.”

Düşünür yoksul evlerini, bir de evsizleri:

“Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı

Kulübeler,evler, hanlar, apartmanlar

Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı

Ama size hiçbir hisse ayrılmadı

Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,

Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar!”

Artık çarpık kentleşme başlamış, ahşap evlerden apartmanlara geçilmiştir. Kapı komşuları dul kadınının üç kızı vardır, durmaksızın dikiş diker. Öteki komşuları kimdir bilmez apartmanda yaşayanlar.

Misafirliklere gidenleri yazar. Rahat ve sade evlerde gece yarısına kadar oturan misafirler bir türlü anlamaz evlilikleri…

Maddi ve manevi darlıklar, sıkışıklıklar içinde yaşar Necatigil’in insanları:

“odalar dar dolap

kitaplara eşyalara kedilere

dolu taşıtlar…kendine

yer aç!”

Niçin evleri bu kadar çok yazar? Çünkü ışıkları yanan bir ev ve aile akraba yanında büyümüş bu öksüz şair için mutluluğun anahtarıdır:

“Gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen

Bu korkunç boşluktan, diyorum.

Kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak

Ne avuntular dışarda.

Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca

Evcek, evlerde yaşar yaşarsa!”

Kimi zaman yoksulların parkı Barbaros Meydanı’ndan denize bakar. Çocuklarının arkasına kalan ninelerin derdiyle dertlenir. Savaş meydanında ölen erleri düşünür, insanlık sevgisi lafta kaldı diye yazar.

Yaz döneminde eş ve çocuklarını yazlığa yollayan bir orta hallidir. “Eylül sonuna kadar kalın, ben istediğiniz kadar para, bin, iki bin, üç bin gönderirim”, der ozan. Doğayı sevmekte, doğayla kolayca bütünleşmektedir. Zaman zaman da kırların şiirini yazar:

“Tam otların sarardığı zamanlar

Yere yüzükoyun uzanıyorum

Toprakta bir telaş bir telaş…

Karıncalar öteden beri dostum.

Tabiatla haşır neşir

Kırlarda geçen ikindi vakti…

Sakin,dinlenmiş,rahat,

Bir gün daha bitti.”

Kuru çiçekler biriktirir sayfalar arasında. Onun için anlamı büyüktür kuru çiçeklerin:

“Ben oraya koymuştum almışlar,

Arasına sıkışık saatlerin.

Çıkarır bakardım kimseler yokken;

Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.”

O içimizden biridir. Kendi halinde semtlerde, orta halli yahut yoksul hanelerde gece gündüz, yaz kış gölgesi gezinmektedir. O şimdi kitaplarda bir çizgilik yerde hapis de olsa bize seslendiği yer yüreğimizin tam içidir:

“Dışarıyı dinleme içerdeyim

Kımıldayan perdenin şimdi az berisinde.

İnsan kimi geceler niçin uğrar dışarı?

Bir gerçeğin içinde kendini dinlediyse.”

***

Sevgili Necatigil, gizli bahçenizde açan nice çiçekler vardı. Vermeye az da bulsanız, vakit olmasa da aldık kabul ettik ve çok sevdik…

14 Aralık 2008 Pazar

Zaman bir mekândır




Emel Kayın’ın Mekân Hikâyeleri okuru mekânlar üzerinde düşünmeye ve derinleşmeye çağırıyor. Yazarının ilk kitabı olmasına rağmen dünyayı keskin bir gözle algılıyor ve bu algıyı okura başarıyla geçiriyor.
Aynı zamanda bir mimar olan yazar, mimarlık mesleğinin ana öğelerinden olan mekân kavramı çevresinde dolanıyor bu kitaptaki öykülerinde. Zaman, kent, ev ve insanın biriktirdiği yitik hikâyeleri gün yüzüne çıkarıyor.
Bu öykülerde büyük kalabalıklar yok. Mekân içinde insan bir büyük boşlukta tek başına gibi... İnsanın yeryüzündeki hafızası ise yaşadığı mekânlar. Ancak yazar insanın kent, ev ve zamanla ilişkilerini, ya da bu kavramların birbiriyle ilişkilerini ele alır ve birbirlerini var edişlerini irdelerken büyük bir yalnızlık duygusu da dolanıyor sayfalar arasında.
Zaman hikâyeleri bölümünde peri masallarının havası, gizemli ormanlar, eski kırlangıçlar, devler, periler... Bu bölümde yazar çocukluğuna dönmüş gibidir. İnsan hikâyeleri adlı bölümde anlatılan insanlar, yapayalnızdır. Sıradan yalnızlıklar üzerine konuşur bu insanlar ama kimselere seslerini duyuramazlar. Kent hikâyeleri bölümünde yazar kente bir mimar gözüyle bakar. Bu öykülerde insan kentle baş başadır. Öykülerin konusu insanlar arası ilişkiler değil, insan-kent ilişkileridir. İnsan ötekilerden uzaktadır: “Kentin yüksek bir tepesinden baktığında sıradan adam, insanlar karıncalar gibi görünüyordu. Sık sık birbirine çarpıyorlardı.” (s.27)
Ev hikâyeleri bölümünde yer alan Düş Evi öyküsünde yola yalnızca korkularını yenmeyi bilenler devam edebilir. Düş evine girebilenler, yasakların olmadığı bir dünyaya inanır. Bunun düşünü kurar. Düşlere ulaşmak ise sabır ve cesaret gerektirir. Düş yolcusunun evden çıkış yolunu bulabilmesi için, mutlaka yeni bir düş kurması gerekir.
Bugünlerde yayımlanan bir mimar-edebiyatçılar antolojisine göre edebiyatımızda 53 mimar-edebiyatçı varmış. Meslek gereği mekânlar üzerinde sıkça kafa yoran mimarlar bana kalırsa, edebiyat yapıtında atmosfer kurmayı iyi biliyor. Buna ek olarak biçimsel öğelere de daha çok dikkat ediyorlar. Emel Kayın’ın bir mimardan beklenebileceği gibi, çok özenli bir anlatımı, dikkatle kurulmuş bir dili var. Öykülerin kimileri oldukça kısa. Hatta tek satırdan oluşan öyküler de var kitapta. Ancak bu kısacık öykülerin her biri adeta birer aforizmadır. Okuduktan sonra küçük bir ilaç kutusu gibi yanınızda taşıyabilirsiniz pekâlâ.
Bu öyküleri okudukça, mekânlar içinde sıkıştırılmış zaman dosyalarını açıyoruz yalnızlığımıza ilaç olarak. Mekânlar içinde saklı eski zamanlara dönüyoruz, biz 21. yüzyılın yalnız insanları. Orada bulacağımız ise kalbimizden başkası değil elbette.
Şefika
.........

MEKÂN HİKÂYELERİ
Emel Kayın,
Kanguru Yayınları,
2008,
86 sayfa.

(Yukarıdaki yazım Radikal Kitap ekinin son sayısında (12.12.08) yayımlandı. Orijinal versiyonunun daha uzun olduğunu not etmeliyim.)

22 Kasım 2008 Cumartesi

Şile fenerinde kar kokusu...




Şile fenerinin gece ziyaretçileriyiz.

Şile fenerinde akşam! Tutuşan turuncular, biraz sonra sönüp kararacak. Şile Feneri işte o zaman çakmaya başlayacak.

Şile’nin feneri tüm kasabaya karşıdan bakar. Halk evinde, işinde daima onunla göz gözedir. Yalnız Şile’liler de değil. Karadeniz’i aşmaya çalışan irili ufaklı gemilerin kaptanları da hep onunla göz göze gelmeye çalışır. O kadar güçlüdür ki ışıkları çok uzak mesafelerden bile görür onu gemiciler. Yakından baktığınızda aynalarının büyüklüğüne şaşar kalırsınız. Kim bilir kaç zamandır akşamın karanlığı onun aydınlığıyla birleşir bu kıyıda. Kayalıkların üzerindeki yerinden memnun, Karadeniz’i gözetler durur geceler boyu. Fenerin yanındaki otelde kalırsanız, gecelerinizi aydınlatır. Burada kıyı ve küçük koy öyle dik bir yamaçla çevrilidir ki, yatağınızın altına kadar sokulur deniz. Karadeniz’in iri dalgaları kış geceleri kıyıyı döverken uyanırsınız. Pencerenizden görünen manzara Turner’ın deniz savaşı tabloları gibidir. Dalgalar arasında neler olup bittiğini anlamaya uğraşmayın boşuna. Orada bir Preveze deniz savaşı verilmektedir...

Yaz geceleri toprak uykuya daldığında, ay da kara suya iner. İşte o zaman fener aya bakar, ay fenere. İki aşüfte gibi birbirine göz kırparlar.

Fener bahçesinde oturursanız, göreceksiniz...

Yazı tipi boyutu

GPS teknolojisi çıktı çıkalı deniz fenerlerinin çoğunun pabucu dama atıldı. O yüzden fenerler nostalji kokar. Çoğu da beyazdır fenerlerin. (Şile feneri hariç. O beyaz üzerine çekilmiş siyah kuşaklarıyla yer eder aklımızda.) Kimileri mavi denizlerin kıyıcığında, kimileri deniz ortasında bir adacığın beyaz martısı. Efsanelerde gemilere albatroslar yol gösterir. Deniz fenerleri albatroslar gibi korur denizcileri.

Şimdi GPS teknolojisi var. Bu yüzden de Şile feneri örneğinde olduğu gibi müzeye dönüştürülüyorlar birer birer. Ziyaretçilerini ağırlıyorlar yaşlı hastalar gibi. Bir de anılarda kalan fener hikayeleri, romanları ve filmleriyle yaşıyorlar.


Okuma önerisi: Deniz Feneri, Virginia Woolf


deniz feneri

gece soğuk
üşür yüreğim
limon mavisi gözlerin
kanıma girer... ısınırım

ayışığında saçların
rüzgarla dans ederken
yanar bir yanım
ateş basar içimi... utanırım

loş ışıkta dudakların
deniz feneri olur
ılık nefesin kavurur beni
zor olmaz ölümüm... katlanırım

Mustafa Özke


Dipnot:

Karadeniz'den İstanbul Boğazı'na doğru seyreden gemilerin güvenli geçişini sağlamak için yapılmış bir diğer fener olan Şile'deki denizfeneri, konumu ve mimarisiyle dikkat çekiyor. 60 metrelik dik bir yalıyarın üzerinde, 19 m. yüksekliğinde bir kuleden oluşan Şile Feneri, gerek sekizgen planı, gerekse siyah-beyaz bantlar halinde boyanmış kulesi ile en çok akılda kalan fenerlerden bir tanesi.

1859 yılında Fransızlar tarafından yapılan fener, Şile'nin en önemli turistik anıtlarından biri olarak son yıllarda giderek önem kazanıyor. Son olarak fenerde açılan müze nedeniyle Şile Denizfeneri, denizfeneri meraklılarına benzersiz bir gezi hatırasının yanı sıra, bir de eğitici bir müze gezisi sunuyor. 2004 yılında açılan Şile Denizfeneri Fener Müzesi'nde Türkiye'nin bir çok limanından getirtilmiş olan boy boy fenerler, fener ampulleri, seferlerde kullanılan araçlar, düdükler gibi denizcilikle ilgili alet ve cihazlar sergileniyor. Denizfenerlerinin halkın ilgisine ve ziyaretine sunulmasında önemli bir rol oynayan Şile'deki Fener Müzesi, Türkiye'nin diğer tarihi denizfenerleri için de başlatılacak olan "fener-müze" projesinin hayata geçirilen ilk adımı olarak yerli-yabancı gezginlerden büyük ilgi görüyor.