3 Kasım 2009 Salı
Nedir bu GDO orucu?
Nedir bu GDO orucu? Nasıl tutulur?
Bunun için yapmamız gereken şey, satın alıp yediklerimize biraz dikkat, özen göstermek, azıcık da buna zaman ayırmak.
Hangi konularda ve nasıl mı?
Bakın ben ne yapıyorum:
Alışverişte aldığım yiyeceklerin etiketini, arkasını okuyorum. İçinde NBŞ (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olanları almıyorum.
Satıcılardan, "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden içerikleri sorguluyorum.
Marketlerden organik ürün standı talep ediyorum. Böylece tüketici talebi var demelerine yani satıcıya tüketicinin gücünü hissettirmeye çalışıyorum. Tabii ne kadar çok olursak o kadar anlamlı bu. (Bir elin nesi var, iki elin sesi var.)
Köylülerden (köylü pazarı, civar köyler, hatta gidebilirsem Feriköy Organik Pazar’dan -ki bir de Kartal’a açılıyormuş duyduğum kadarıyla) alışveriş ediyorum.
Ev turşusu, reçeli, tarhanası, salçası kullanıyorum. Turşu, reçel, konserve yapmak hiç de zor ya da zaman alıcı işler değil inanın.
Taze sebzeleri mevsiminde kullanıyorum.
Bu sene kendi sebzemi, meyvemi (hatta belli mi olur tavuktan başlayarak hayvansal ürünleri) kendim üretmeyi planlıyorum. Kiralık hobi bahçeleri var balkonu, bahçesi olmayanlar için.
Bunun dışında nerelerde tökezleyeceğime yani orucun kurallarına sadık kalamayacağıma bakıyorum ki o konularda da çözümler var mı, öğreneyim.
***
Bütün bu pratiğin gelip dayandığı (beni düşündüren) bir yer var ki o da organik ve çevre dostu yaşamanın herkes için erişilebilir olup olmadığı. Bence şimdi artık sorunun bu yanına da bakmanın zamanı geldi. Organik gıdaları daha erişilebilir (ucuz ve bol) kılmak, fiyatlarını direrleriyle eşitlemek için neler yapabiliriz; bunu da düşünmeliyiz.
***
Başka (DAHA TEMİZ, ADİL ve İYİ) bir dünya mümkün. Bunu yapmak bizim kuşağın elinde. Bizden sonra ise, artık herşey için çok geç olabilir.
Birkaç okuma önerisi:
ABD Tarım Bakanlığı TBMM üyelerini ikna odasına mı aldı başlıklı yazı
İbretlik: GDO'ya evet diyen biri (Buyrun burdan yakın!)
Bu da Mine Şenocaklı'nın yazısı: Büyük tehlike için birkaç öneri
6 Temmuz 2009 Pazartesi
BOMBA YER MİSİNİZ?
Mesud Ata / yeniHarman
Medeniyetin doruğuna doğru koşar adımlarla ilerliyoruz. İlerleme, modernleşme diyerek yücelttiğimiz ne varsa bizi alaşağı ediyor. Modern insan, kendi eliyle yaptığıyla keyiflenip doğaya kafa tutmakla övünürken, damarlarından tüm vücuduna yayılan, iliklerine işleyen yapay tatlandırıcılar ve keyif yapıcılarla kafası güzel bir çağın tadını çıkarıyor. Yeni nesil gerçek domatesin, gerçek elmanın tadının, kokusunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Hormonlu yiyeceklerle, genleriyle oynanmış besinlerle açlığını gideren çürük bir nesil yetişiyor.
Köylü, şehrin ışıltısıyla hipnotize edilip, köylerdeki yıldızlardan ay ışığından kopartılarak metropol denen kanalizasyona getiriliyor, ciğerine çektiği kesif kokuyla afallasa da zaman içinde şehrin üzerinde yükseldiği leş kokularına alışarak şehirli oluyor. Köylüler ihtiyaçlarını şehre inip alıyor, tarım çiftçinin değil büyük şirketlerin, makinelerin hükmü altında. Çiftçiler, daha evvel “organik sebze” denildiği zaman şaşkın şaşkın bakarken artık saf toprak, su, tohum bulamaz oldu. Kimyasal gübreler, ilaçlar, hormonlar kocaman sorun iken genetiği değiştirilmiş gıdaların çağı da başlamış oldu. Çiftçi kendi tohumunu çıkaramaz olmuş, genetik yapısından dolayı ikinci kez kullanılamayacak ya da kullanım hakkı patentlenmiş tohumları ekiyor. Kendi tohumunu biriktirip bir sonraki sene kullanamayan çiftçi, üretici kimliğini yitirmiş durumda. Her şey gıda tekellerinin, makinelerin kontrolüne giriyor.
Akrep genli domates
Genetiğiyle oynanmış gıdaların adını bir süredir daha sık duyar olduk. Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO), biyoteknoloji ile farklı organizmaların genlerinin evlendirilmesiyle ortaya çıkan yeni ürüne verilen isim. Amaç, istenilen tatta, kokuda, şekilde, renkte vs. dayanıklı, “kaliteli” ürün elde etmek. Soğuğa dayanıklı bir domates elde etmek için domatese köpekbalığı geni transfer edilirken, ürünü zararlılardan korumak için akrep geni naklediliyor. Sebze ve meyvelere nakledilen genler arasında “ihtiyaca göre” domuz geni ve insan geni de bulunabiliyor.
GDO katklı maddeler, GDO bazlı gıdalar hayatımızda uzun süredir var. Bunlarla ilgili sorun devam diyorken, insanlar uzun yıllardır neredeyse her gün GDO katkılı ürünleri tüketirken artık doğadan alıp doğal diye tüketebileceği ürün bulamayacak duruma geliniyor. Buğday, pirinç, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz ve elma gibi doğal diye uzandığımız ürünler genetiği değiştirilmiş tohumlardan elde ediliyor.
Daha kaliteli olacağı iddia edilen GDO’lar devasa bir tehlike. Daha şimdiden kansere, kısırlığa, alerjiye, bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açtığı tartışmaları sürerken, genetik değişim gibi, etkileri uzun bir sürenin ardından görülebilecek, şimdiden tespit edilmesi mümkün olmayan muhtemel çarpıklıkları düşünmek ürkütüyor. Farklı genler biraraya gelerek bambaşka özellikler kazanabilecek; bu ise GDO’ların, doğada etkileşim halinde olduğu diğer bitkilerde ve o ürünleri tüketen insan ve hayvanlarda farklı tuhaflıklar yaratabilecek. Zaman içinde insan, hayvan ve bitkilerin soy kütüğüne işlenerek nesilden nesile aktarılacak.
‘Islah’ adına bozgunculuk
2006’da Meclis’ten geçen Tohumculuk Yasası ile tohum üretimi yurtdışından çeşitli şirketlere teslim edilerek, çiftçilerin inisiyatifi ortadan kaldırılmış, tohumların büyük tohum tekellerinin eline geçmesine neden olmuş ve genetiği değiştirilmiş tohumların önünü iyice açmıştı. Bu yasayla çiftçilerin kendi arasında tohum paylaşması engellenerek, çiftçilerin kendi bölgelerinin dokusuna uygun, kaliteli ve verimli tohum kullanmalarının önü iyice kapatılmıştı.
GDO’ların önünü açan yasanın ardından, bu yıl Mayıs ayında Milletvekillerinden ve Tübitak temsilcilerinden oluşan bir grup ABD’ye “GDO ve tohum gezisi” olarak tanımlanan bir görüşmeye gitmişti. Bu görüşme Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nden Kemal Özer tarafından “genetiği değiştirilen ürünlerin Türkiye'de satılmasının yasallaştırılmasına yönelik ikna gezisi” olarak yorumlanmıştı.
ABD’nin başını çektiği GDO üretiminin tüm dünyaya yayılması için çaba harcanıyor. Yaygınlaştırma politikası GDO’nun daha kaliteli ve daha ucuz gıda üretimi için gerekli olduğu söylemi üzerine inşa ediliyor. Kimi Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu pek çok ülke GDO’ya hayır, diyor. Türkiye heyetinin ABD gezisi sıralarında İskoçya Çevre Bakanı da “Biz, GDO karşıtı diğer tüm uluslarla omuz omuza durmaya ve insanlarımız istediği için mücadele etmeye hazırız” diye açıklama yapmıştı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, geçtiğimiz ay Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı adının Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirileceğini bildirerek çeşitli açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalar arasında GDO da vardı. Çiçek, açıklamasında “Genetiği değiştirilmiş bitkilerin izinsiz kullanımı, biyolojik çeşitlilik merkezleri ve organik tarım yapılan alanlara yakın üretimlerle bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde özel amaçla geliştirilenler hariç kullanımı yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu alandaki bir başıboşluk, düzensizlik ortadan kaldırılmış olacaktır.” diyordu. Oysa başıboşluğun ve düzensizliğin kaynağının GDO’ların bizzat kendisiydi. GDO’lar küçük çocuk besinlerinde kullanılmasa dahi çocuklarını emziren anneden çocuğa geçebilecek, hayvan yemi olarak kullanılmaları takdirde hayvanlara ve dolayısıyla hayvan ürünlerinden yine insanlara geçecek, böcekler aracılığıyla tozlanmayla diğer tarım alanlarına taşınacak.
Muhafazakar kafalar, canlıların geleceğini tehlikeye sokan, suyu, yiyeceği, havayı kendi tekelleri altına almaya çalışan girişimlere karşı olan hareketleri “solcu ve anarşist zırvaları” diye nitelerken, meselelerin sağlamasını kendi inançlarıyla yaparlarsa yine aynı sonuca ulaşacakları bilincinde değiller. İnançları, kitapları para endeksli olduğundan tanrısal emirlerini tuhaf bir biçimde okuyan ve kitabi emirlerden anlamak istediklerini anlayanlar ciddi bir çelişkinin ağına düşmüş durumdalar. Sadece gıda da değil pek çok alanda “ıslah” adına bozgunculuk yapanlar, kendilerine saf bir şekilde verilmiş olanı bozup kendi elleriyle hastalıklı bir şey yaratmaya girişiyorlar.
Monsanto: Yaşamı patenleyen şirket
GDO meselesinin diğer boyutu da tekelleşme. GDO üreticisi birkaç biyoteknoloji şirketi kendi icatları olan tohumların piyasasını ellerinde tutuyor. Şimdilik kullanım alanını genişletmek için ucuza tohum satan bu şirketler tekeliyetlerine dayanarak fiyatları arttırıyor. Şirketler, patentledikleri tohumlar için özel olarak ürettikleri zirai ilaçları da pazarlayacak; “terminatör geni” taşıyan kısır tohumları bir sonraki sene de üreticilere satarak karlarına kar katıyor olacak.
Bugün Avrupa ve dünya tohum piyasasını elegeçirmeye çalışan başlıca şirketlerin isimleri Monsanto, DuPont ve Syngenta. Bu şirketlerden Monsanto bu pazarın çok büyük bir dilimini elinde tutuyor. Monsanto’nun “üçüncü dünya ülkeleri”ndeki çalışmalarını gözlemleyen Dr. Aydın Salih, çiftçileri kısır, ikinci sefer ürün veremayacek tohumlarla kendisine bağımlı hale getiren şirketin tepkile üzerine “terminatör geni”ni geri çekmiş ve onun yerine modifiye edilmiş farklı bir genle tohum üretmiş. Dr. Salih Aydın’ın şirketin hilesini şöyle anlatıyor: “Terminatör geninin yerine ‘Traitor (Hain) Geni’ gelmişti. Bu tohumlar bir sonraki hasat için tohum olarak kullanılabiliyordu, ancak iş meyve vermeye gelince değişiyordu. Bu sefer de bu tohumlardan ürün elde edebilmek için sadece Monsanto tarafından üretilen ve bu bitkileri stimüle eden özel kimyasal bileşimin kullanılması gerekiyordu. Böylece şirkete olan tarımsal bağımlılık eskisi gibi devam ediyordu.”
Biyolog Salih Aydın’ın 2006 yılında Haber Ajanda Dergisi’yle paylaştığı tecrübeleri Monsanto’nun ve diğer kapitalist şirketlerin nasıl bir ruha sahip olduğu konusunda bizi bir kez daha hayretlere düşürüyor: “Oldukça geniş bölgelere dağıldıktan sonra, Monsanto gibi şirketler, ürün fiyatlarını bir anda on katına yükseltiyor, çiftçilere topraklarını ipotek etmeleri karşılığında tohum satın alabilmeleri için kredi teklif etmeye başlıyor. Bir süre sonra da o toprakları aracı firmaları kullanarak, satın alıyor. Tüm bunların yanında Monsanto toprak kiralayabiliyor ya da çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını sağlayabiliyor. Tüm bu sürecin sonunda, ki bu süreç yaklaşık 7-8 yıldır, binlerce dönüm tarım alanı Monsanto’nun eline geçiyor. Bir taraftan çiftçilerin topraktan uzaklaştırılması gerçekleşiyorken, diğer bir taraftan da geleneksel tarım yok ediliyor ve doğal tohumlar laboratuardan çıkmış GM tohumları ile değişiyor. Sonuçta Monsanto koca devletlere kendi sözünü geçirir hale geliyor, bu durumda da gıda pazarının bağımsızlığı söz konusu bile olmuyor. Bu haldeki bir ülke yönetimi, Monsanto’nun aleyhine bir adım attığı takdirde de kolaylıkla ülke çapında kıtlıkla karşı karşıya kalabilir. Bugün Latin Amerika ülkeleri GM ürünlerinin doğal tarımsal kültürlerini yok etmesi sorunu ile ciddi bir şekilde karşı karşıya kalmış durumda. Nebraska Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının yaptığı tespitlere göre, Monsanto’nun ürettiği ‘GM Round Up’ soyasının verimliliği, doğal soya bitkisinden yüzde 11 daha az ve GM soya bitkisi için hektar başına kullanılan gübre miktarı normal soya için kullanılandan 2-5 kat daha fazla’ Bir ilginç nokta daha’ Monsanto firmasının merkez ofisinin yemekhanesinde asılı olan tabela dikkat çekici: ‘Menümüz transgenik komponentler içermemektedir’
Bomba değil yiyecek!
“Food Not Bombs” (Bomba değil yiyecek) dünyanın pek çok yerine yayılmış bir organizasyon, bir slogan. Türkiye’de bir grup anarşistin de bu isimle gerçekleştirdiği eylemlerde militarizme ve kapitalizme karşı dayanışma mesajı veriliyor. Devletler ve şirketler, savaşa yatırım yaparak insanların üzerine bombalar yağdırmanın yanı sıra artık insanların para vererek evine bomba götürmesi, bomba yemesi için çalışıyor. Kimyasallarla ve genetik müdahalelerle bombaya dönüşen besinleri insanlar para vererek alıyor, yiyor, çocuklarına yediriyor. Kimi Afrika ülkeleri bile açlık sorununa rağmen “GDO’ya hayır” diyor. Geri bırakılmış ülkelere gönderilen bombalardan sonra yollanan gıda yardımları bile bomba niteliğinde artık. Militarizme karşı ortaya çıkan “bomba değil yiyecek” sloganı da artık sadece devletlerin şiddet terörüne karşı değil gıda terörüne karşı da mesaj veren bir slogan.
Zaman ayarlı bir bomba olan GDO meselesi, insan klonlama ile ilgili tartışmalarda kullanılan “gen-etik” tanımının, tüm genetik çalışmaları, biyoteknolojiyi hatta teknolojinin bizzat kendisinin sorgulanmasında da kullanılması gerektiğini hatırlatıyor. İnsanlara vaat edilen parıltılı modern dünyanın nimetleri siyanür enjekte edilmiş yasak elmalardan başka bir şey değil. Hastalıkları tedavi edebilmek umuduyla geliştirilen teknolojinin bizzat kendisi hastalık sebebi. Yıllar evvel adını duymadığımız, ne olduğunu bilmediğimiz hastalıklarla pençeleşiyoruz. İnsanın gen haritası çıkarıldı, müjdeleri bu geni yavaş yavaş çürütecek yeni projelerin habercisi.
İnsanın yeryüzünde oynadığı tanrıcılık oyunu, onu her geçen gün daha zayıf daha çürük bir yaratığa dönüştürüyor. Kutsal kitaplarının ayetlerini tersten okuyarak ya da bilimi din edinerek kendisini dünyanın merkezine koyan insan, kendisine biçilen “dünyanın en şerefli varlığı” kimliğinden uzak, tiksinti verici bir kimliğe bürünmüş durumda.
25 Mayıs 2009 Pazartesi
TOHUMCULUK YASA TASARISI HAKKINDA PDA GÖRÜŞÜ
Bizler "Pembe Domates Ağı" (PDA) üyeleri olarak;
Başta; Anadolu'nun en değerli ve en has ürünlerinden olan, yok olmasını önlemek ve daha önceleri olduğu gibi, günümüzde de kuşaktan kuşağa aktarılan "doğal döngüsünü sürdürmek" amacıyla "Evladiyelik ('Heirloom') Pembe Domates"in 4 yıldır yeniden üretilmesine çalışmaktayız. Bizler profesyonel tarım uzmanları, tarıma dayalı ticaret erbabı ya da çiftçi değiliz. Bizler, geniş bahçeleri olmasa da balkonlarda ve saksılarda "kentte tarım" yapılabileceğini gören ve bunu deneyerek başarmış, İnternet üzerinden iletişim kurarak bir toplumsal ağ kurmuş, duyarlı kentlileriz. İçimizde az sayıda olsa da Pembe Domatesi bahçe ve tarlasında yetiştirenler de var. Bir rastlantı sonucu fark ettiğimiz ve balkonda yetiştirdiğimiz ilk doğal pembe domateslerin tohumlarını da kendi aramızda ve "karşılıksız paylaşarak aynı yöntemlerle sürdürülmesi koşuluyla" neredeyse tüm Türkiye'ye yaymış bulunuyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, İsveç, Bulgaristan, Rusya ve daha birçok ülkede lezzeti ve bozulmamış niteliği nedeniyle yüksek değere sahip olan Pembe Domates, tohum paylaşımı sayesinde, kendi yeniden topraklarında değer kazanmış önemli bir tarım ürünüdür. Özellikle "Heirloom" yani genetiği ile oynanmamış, doğal tarımla üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan tohumlar, endüstriyel tohumlara nazaran kat be kat değerlidir.
Ülkemizde tıpkı Pembe Domates gibi çeşitliliği ve değeri çok yüksek olan 3 bin'den fazla “endemik”; “kendine has”, tarımsal bitki türü ya yok olmuş, ya da yok olmağa mahkûm durumdadır.
Yüzyıllardan bugüne, hiçbir bozulmaya uğramadan çiftçilerin çabalarıyla tarımda "üretilebilirliğini" sürdürmüş bitkilerimizin yok olma fermanı sayılan "TOHUMCULUK YASASI"nın 2011'den itibaren yürürlüğe sokacağı 5. Maddesi ancak 'kayıt altına alınmış tohumların' ekimine olanak tanıyacak. Tohumuna patent alamayan çiftçiler ise, tekel durumundaki uluslararası şirketlerin insafına terk edilecek. 2011'den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu'nun zengin türleri doğallığını yitirecek.
Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuzdur.
Ayrıca, şu sıralar tartışılmakta olan ve yürürlükteki 31/10/2006 tarih ve 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu'na dayanılarak çıkarılması planlanan "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik" taslağında yer alan, "Tohumların Kayıt Altına Alınması" koşulu, bu ülkenin tarımına vurulabilecek büyük bir darbe niteliğindedir. Çünkü tohumunu kayıt altına aldırmayan çiftçinin kaderi, "ıslah yetkisi"ni elinde bulundurarak, tohumculuk alanında faaliyet gösteren, çoğunluğu yabancılara ait şirketlere terk edilmektedir. Yönetmelik, doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliği mekanizmasının önünü açmaktadır. Oysa yerel ve doğal türler, binlerce yıl kuşaktan kuşağa devredilen "geleneksel ıslah çalışmaları" sonucu ortaya çıkmış, küçük çiftçilerin ortak emeğinin sonucu gelişmiş tohumlardır.
Bu topraklarda yüzyıllardır, insan emeğiyle tamamen doğal ortamında oluşan evladiyelik tohum ve çeşitliliğini, "kayıt" ve "patent" zorunluluklarıyla yok edecek bu yasanın ve keza mevcut kanuna bağlı olarak çıkarılacak "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik"in yeniden, uzman kurullar tarafından ve tüm kamuoyu önünde açıkça tartışmaya açılmasını istiyoruz.
......................
Okuma önerisi:
Ölüm Tohumları; F. William Engdahl, Bilim+Gönül Yayınevi
"Yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin." Harry Kissinger (ABD'nin eski dışişleri bakanı)
Engdahl, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar konusunu her yönüyle ele alıyor. Kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunlar bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzanıyor. Günümüzdeki gelişmelerin arkasındaki nedenleri anlamak isteyen, dünya barışı ve sosyal adalete inanan herkesin okuması gereken, insanı uykudan uyandıran bir kitap bu.
5 Eylül 2008 Cuma
'Siyam' pembeleri
DİP NOT: Pembe domates maceramıza kısaca değinmek gerekirse şunları söyleyebilirim. Pembe domates yetiştirme girişimi, saman tadı veren domateslere isyanın bir sonucu. Elbette koskoca bir tohum endüstrisine, uluslararası tohum tekellerine karşı hiçbir şansımız yok. O yüzden hiçbirimiz evde yetiştirdiğimiz domateslerle domates ihtiyacımızın tümünü karşılayabileceğimiz gibi bir hayal içinde değiliz. Bu bir üretim işi değil, bir gönül işi. Amerikan ve İsrail kökenli, kendini üretemeyen bu yüzden de üreticinin durmadan durmadan yenisini satın almak zorunda kaldığı (üstelik ağzımızın tadını kaçıran) tohumlara kendimizce bir karşı koyuş. Pembe Domates Ağı adlı gurubu, bu evladiyelik tohumun bilinmesi, tanınması ve yaygınlaşması amacıyla kurduk. Grup logosunu yukarda, sayfanın sağında görüyorsunuz. Biz bu grupta aramızda yukarda anlattığım türden deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Aramızda bulunan uzmanlardan yardım alıyoruz. Benzer bir hayali siz de paylaşıyorsanız, evladiyelik tohumların yaygınlaşmasına katkıda bulunmaya ne dersiniz?
2 Haziran 2008 Pazartesi
Sürpriz konuklar
Balkonumuzun konukları var: Bir güvercin ailesi...
Evlerini kurmak için bizim balkonu seçmişler. Saksıların arasına çam iğnelerini toplayıp ortasına bir yumurta bırakmışlar. Başından ayrılmıyorlar.
Önce tek yumurta vardı...
Birgün baktık ki iki olmuş yumurtalar. Sepete yerleştirirsek daha rahat edeceklerini sandık. Sepeti çam iğneleriyle doldurup ortasına yumurtaları yerleştirdik ama... ertesi gün bir baktık ki bizimkiler sepeti boşaltıp bildiklerini okumuşlar! Yumurtalar şimdi yine yerde. Çevresini ise çam iğneleriyle çeviriyorlar.
Şimdi merakla yavruların yumurtadan çıkmasını bekliyoruz.
Ha bir de, pire tozu bulmak gerektiğini düşünüyoruz. Ya hayvanlarda pire varsa!
Şurada okuduğuma göre yavrular iki haftada yumurtadan çıkacakmış. Anne ve baba yavruları ilk hafta güvercin sütüyle beslermiş. Bir ay sonra da uçacak hale gelirlermiş. Ondan sonra herhalde arkalarından Güvercin uçuverdi/Kanadın açıverdi türküsünü çığırırız! Bunlardan posta güvercini olur mu? diye sordu ailemizin en küçük üyesi. Belli niyeti kötü... Bakalım, göreceğiz...
"Güvercinim uyur mu?
Çağırsam uyanır mı?"
Güvercinin halk edebiyatındaki ve inanışlarındaki yerine ilişkin ilginç bir yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
***
Bu bizim hayvanlar tarafından ilk tercih edilişimiz değil! Daha önce de bir arı ailesi konuğumuz olmuştu! Tabii bizi biraz korkutmuşlardı onlar... Nasıl korkmayalım bir kovan arı salonumuza doldu! Nereden girdiklerini anladığımızda çok şaşırdık!
Salonun bir köşesine fi tarihinde kablolarla ilgili bir delik açılmış sonra da işlevsiz kalınca öylece bırakılmıştı. İşte o arılar o deliği kovan deliği olmaya uygun görmüşler. Arı kovanı da bizim salon oluyor! Arıları salondan atmak epey zor oldu. Salonu arılarla paylaşmak gerçekten zor oluyordu... Bu zorluğu bilmeyenler bize hazır arı oğulu gelmiş keşke bir kovana doldursaydınız. Bir kovan arı bilmem şu kadar lira ediyor, filan dediler ama bir de bize sorun. Deliği defalarca kapamamıza rağmen bir yolunu bulup yine içeri sızmayı başarıyorlardı. O macerada eşimi bol bol arı soktu. Kendisine arı zehrinin romatizmaya karşı ilaç yerine geçeceğini söyleyip züğürt tesellisi verdik!
27 Kasım 2007 Salı
Belgrat Ormanı ve Kilyos

Bu ot yazısını ise ormanda geçirdiğim olağanüstü güzellikteki güne borçluyum.
Sonra bir yamaçta kuzukulaklarını görünce artık dayanamayıp yolmaya başladık. Araya ötekiler de karıştı.
Hayatımda gördüğüm en büyük mantarlara ise orman yolunda rastladım. Neredeyse 35-40 santim genişlikteydi biri. Bir tanesi üzerine yıldız tozu serpilmiş gibi ışıl ışıl parlıyordu. Üzeri pembe beneklerle kaplı olanını da gördüm. En çarpıcı mantarların en zehirlileri olduğunu bildiğimden elimi bile sürmedim hiçbirine.
18 Ekim 2007 Perşembe
Ormanlara kıymayın efendiler...
TEMA, 2B orman arazilerini sattırmayacağız kampanyası başlattı. Çok önem verdiğim bir kampanya bu. Hükümetin ‘dizi dizi bir inci’ icraatlarının bir yenisi.
AKP hükümeti satarım diyor, Hayrettin Karaca da sattırmam yalnız bana 1 milyon imza verin, diyor. Doğal yeşilden yana olanlar, imza vermeye var mısınız?
Bir tereddüdünüz varsa bu konuda, TEMA sitesine bir göz atın. Neymiş bu orman arazileri ve neden bu kadar gayretle satılmak isteniyor? İstanbul’un en güzel ormanlarında, nasılsa A. Necdet Sezer gidince 2B yasası çıkacak diye kimler orman içi villalar yaptırdı biliyor musunuz? Hükümetin seçim beyannamesine koyduğu ve satmaya kararlı olduğu ormanları satmaktaki bu kararlılığın sebebi nedir?
İncelemek ve imza vermek için Tema linkini tıklayabilirsiniz.



