27 Aralık 2010 Pazartesi
Mutlu Yıllar!
Muhteşem bir yılbaşı, dolu dolu 365 gün, güler yüz, sağlıklı beden, barış dolu bir dünya, Şef Seattle'ın sözlerini düstur belleyenlerin ve toprak anaya saygı duyanların sayısının çok arttığı bir yeni yıl dilerim!
11 Haziran 2010 Cuma
Ham meyvayı kopardılar dalından
Kuruluşunun 70 yılında Köy Enstitüleri 29 Mayıs 2010 tarihinde İş Kültür'de (İş Kuleleri Sanat Merkezi) bir konser ve sergiyle anıldı. ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu mezunları konseri Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği İstanbul Şubesinin katkılarıyla düzenlenmişti. Aslında yalın bir konserden çok, kapsamlı, sazlı sözlü, dia gösterili, başarılı bir sahne performansıydı izlediğimiz. Salon tıklım tıklım doluydu ve sanatçılar uzun süre ayakta alkışlandılar. Hele köy enstitülerinden mezun yüreği genç hanımlar ve delikanlılar, konser sonunda sahneye davet edildiğinde...
10 Haziran 2010 Perşembe
Özgür Tiyatro, Aşkın Vatanı Yoktur'u İstanbul'da sergiledi
Özgür Tiyatro 17 yıl önce kurulmuş Ankaralı bir tiyatro olarak ilk İstanbul turnesini geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. Bu minvalde Aşkın Vatanı Yoktur adlı oyun, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde 18 Mayıs 2010 tarihinde iki kez sergilendi.
Tek kişilik bu oyun Nazım Hikmet'in 'Taranta Babu'ya Mektuplar' şiirlerinden bir kolaj. Oyunun hem yönetmeni ve hem de tek oyuncusu olmak gibi güç bir işi omuzlayan Özgür Başkaya son derece başarılı bir performans ortaya koyuyor. Nazım şiirlerinden de aldığı güçle kurgusu sağlam bir oyun kotarmış.
Oyunun ana izleğini oluşturan metin, Habeşistanlı bir zencinin resim öğrenmek için geldiği ve öldürüldüğü Mussolini dönemi Roma'sından karısına yazdığı ama gönderemediği bir deste mektuptur. Bu mektuplarda 1930'ların Roma'sı, İtalyan ekonomisinin dibe vuruşu, bu koşullarda Mussolini'nin iktidar oluşu dile getirilir. Roma'da iki ayrı dünya vardır: Birincisi turistik Roma, ikincisi ise halkın yokluk içinde yaşadığı dış mahalleler... İtalyan ekonomisi zordadır ve Mussolini çareyi Habeşistan'a savaş açmakta bulur.
"...Kartpostallar Roma'sına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne kartpostallarını satarlar. Bu ikinci Roma'nın adı: Cartieri Popolari - HALK MAHALLELERİ'dir... Burada evler, Amerika'ya göç edemiyen bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna benzer. Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihî manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına...
Kızını, İtalya'nın en zengin, en rahat delikanlısı Kont Ciano ile evlendiren ve kendisi Prens Torlonya'nın armağanı Villa Torlonya'da oturan büyük idealist Sinyor Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi'nin «F» harfinde faşizmin ne demek olduğunu anlatırken der ki:
«Faşist, rahat hayata hor bakar... Yeryüzünde saadetin mümkün olacağına inanmaz.»
Faşizmin bu «rahat hayata hor bakmak ve yeryüzünde saadete kavuşmamak» nazariyesi, büyük bir ciddiyet ve samimiyetle «Cartieri Popolari - Halk Mahallelerinde» gerçeklendirilmiştir."
İnsanların sözle, domuzların patatesle beslendiği bir dünyadır Mussolini Roma'sı. Bu yüzden Habeş genci mektubunda şöyle yazar:
"YAŞAMAK..
Ne acayip iştir ki
bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu
«bu inanılmıyacak kadar güzel»
bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
dar
böyle kanlı
bu denlü kepaze..."
Ve Mussolini çok konuşmaktadır. Çok korktuğu için çok konuşmaktadır. Ve Habeşistan'ı işgale hazırlanmaktadır.Çünkü bir gazete haberine göre "Muharebe kozmik bir zorunluluktur ve insanın bedenini gençleştirir, ruhunu tasfiye eder."
İtalya'da işsizlik hızla artmakta, işçi yevmiyeleri düşmektedir. İngiliz işçisinin üçte biri kadar yevmiye elde edebilmektedir İtalyan işçisi. Savaştan sonra ise elbet birileri zengin olacaktır.
Son mektup şu sözlerle biter:
"Geliyorlar Taranta - Babu.
Bu ölmeğe ve öldürmeğe gönderilenler
kanlı sargılarına birer birer
teneke haçlar takıp döndükleri gün,
büyük ve âdil Roma'da
hisse senetleriyle aksiyonlar yükselecek"
Faşizm yükselişini sürdürmektedir...
***
OYUN ÜZERİNE BİR İKİ DİPNOT:
Işıklandırma turnede istedikleri gibi olmamış. Sahne büyük gelmiş dekoru dağıtmak zorunda kalmışlar ki bu da dekorlar arasında hafif bir zaman kaybına yani oyunun temposunda belli belirsiz bir aksamaya yol açıyor.
Işık yetersizliği/sorunu yüzünden ressam şövalesindeki resimler iyi seçilemiyor. Göstermeci bir anlayışla sergilenen bu resimler, Abidin Dino’nun desenleri…
Dekor Tamer Gören’e ait. Çok sade adeta minimalist ama aynı zamanda çok işlevsel bir dekoru var oyunun.
Kısacası ortaya temiz ve güzel bir iş çıkarmışlar.
Bilet fiyatlarını devlet tiyatrolarınınkinden bile ucuz tutuyorlar ki kimse 'gelirdim ama pahalı' demesin. Böyle bir bahanenin ardına sığınmasın. Yine de seyirci bulmakta güçlük çekiyor bu güzel oyun…
21 Ocak 2010 Perşembe
Türkiye Kamuoyuna
Biz aşağıda imzası olan, hala gizli ve karanlıkta tutulan güçlerin haince saldırıları neticesinde yakınlarını kaybedenler olarak çağrıda bulunuyoruz.
Abdi İpekçi cinayetinin katili Mehmet Ali Ağca 18.01.2010 tarihi itibari ile salıverilecektir. Kesinleşen cinayet ve cinayet girişimi nedeni ile 30 yılını cezaevinde geçirmiş olan Ağca'nın bu süre içinde özeleştirisini yapmış olmasını umut ediyoruz. Kaldı ki yapmamış olsa bile antisosyal kişilik raporu olan, eğitimi yetersiz ve yıllarını dört duvar arasında geçirmiş bir insanı çok da fazla suçlayamayız.
Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz.
Bu insanlarla gurur duyduğunu haykırıp filmlerde başrol oynatmayı düşünenler yazacakları senaryolarla ülkenin eğitimsiz ve aydınlıktan uzak bırakılmış çocuklarına da yeni roller biçmekteler.Üzülere belirtmek isteriz ki bu ülkede yıllardır uygulanan eğitim sistemi ve antidemokratik düzen tuzağa düşecek kadar sağduyudan yoksun insanların yetişmesine önayak olmuştur. Bir o kadar kesin olan olgu da onlara karşı durup, ülkenin aydınlık geleceği için kurşunlara göğsünü ve katil övgülerine aklını siper edenlerin de varolacağıdır. Olayları mantık süzgecinden geçiren her vatandaşın vicdanında mahkum edilmiş olan bu örgüt ve tetikçilerin konuşacağı ve hesap vereceği tek yer mahkeme salonları olmalıdır.
Hangi odaklar tarafından kullanıldıkları hakkında henüz resmi bir açıklama elde edemediğimiz ama bağrımızdan çıktıklarını bildiğimiz tetikçilerin katlettiği aydınların yakınları olarak biz, intikam değil adalet, yıkım değil güç birliği amacı ile çağrıda bulunuyoruz:
Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur. Kınamak, eleştirmek ve kötü örnek olarak göstermek politik düşünceden bağımsız olarak hepimizin görevidir. Başta toplumun ana yön vericisi olan medya kurum ve kuruluşları olmak üzere herkesi sorumlu olmaya ve piyon pozisyonuna düşmeden insanlık erdemine sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Behçet Aysan Ailesi
Cavit Orhan Tütengil Ailesi
Cevat Yurdakul Ailesi
Doğan Öz Ailesi
Hrant Dink Ailesi
İlhan Erdost Ailesi
Kemal Türkler Ailesi
Metin Altıok Ailesi
Metin Göktepe Ailesi
Musa Anter Ailesi
Nesimi Çimen Ailesi
Onat Kutlar Ailesi
Sevinç Özgüner Ailesi
Turan Dursun Ailesi
Uğur Mumcu Ailesi
Ümit Kaftancıoğlu Ailesi
(http://www.umag.org.tr/)
6 Temmuz 2009 Pazartesi
BOMBA YER MİSİNİZ?
Mesud Ata / yeniHarman
Medeniyetin doruğuna doğru koşar adımlarla ilerliyoruz. İlerleme, modernleşme diyerek yücelttiğimiz ne varsa bizi alaşağı ediyor. Modern insan, kendi eliyle yaptığıyla keyiflenip doğaya kafa tutmakla övünürken, damarlarından tüm vücuduna yayılan, iliklerine işleyen yapay tatlandırıcılar ve keyif yapıcılarla kafası güzel bir çağın tadını çıkarıyor. Yeni nesil gerçek domatesin, gerçek elmanın tadının, kokusunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Hormonlu yiyeceklerle, genleriyle oynanmış besinlerle açlığını gideren çürük bir nesil yetişiyor.
Köylü, şehrin ışıltısıyla hipnotize edilip, köylerdeki yıldızlardan ay ışığından kopartılarak metropol denen kanalizasyona getiriliyor, ciğerine çektiği kesif kokuyla afallasa da zaman içinde şehrin üzerinde yükseldiği leş kokularına alışarak şehirli oluyor. Köylüler ihtiyaçlarını şehre inip alıyor, tarım çiftçinin değil büyük şirketlerin, makinelerin hükmü altında. Çiftçiler, daha evvel “organik sebze” denildiği zaman şaşkın şaşkın bakarken artık saf toprak, su, tohum bulamaz oldu. Kimyasal gübreler, ilaçlar, hormonlar kocaman sorun iken genetiği değiştirilmiş gıdaların çağı da başlamış oldu. Çiftçi kendi tohumunu çıkaramaz olmuş, genetik yapısından dolayı ikinci kez kullanılamayacak ya da kullanım hakkı patentlenmiş tohumları ekiyor. Kendi tohumunu biriktirip bir sonraki sene kullanamayan çiftçi, üretici kimliğini yitirmiş durumda. Her şey gıda tekellerinin, makinelerin kontrolüne giriyor.
Akrep genli domates
Genetiğiyle oynanmış gıdaların adını bir süredir daha sık duyar olduk. Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO), biyoteknoloji ile farklı organizmaların genlerinin evlendirilmesiyle ortaya çıkan yeni ürüne verilen isim. Amaç, istenilen tatta, kokuda, şekilde, renkte vs. dayanıklı, “kaliteli” ürün elde etmek. Soğuğa dayanıklı bir domates elde etmek için domatese köpekbalığı geni transfer edilirken, ürünü zararlılardan korumak için akrep geni naklediliyor. Sebze ve meyvelere nakledilen genler arasında “ihtiyaca göre” domuz geni ve insan geni de bulunabiliyor.
GDO katklı maddeler, GDO bazlı gıdalar hayatımızda uzun süredir var. Bunlarla ilgili sorun devam diyorken, insanlar uzun yıllardır neredeyse her gün GDO katkılı ürünleri tüketirken artık doğadan alıp doğal diye tüketebileceği ürün bulamayacak duruma geliniyor. Buğday, pirinç, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz ve elma gibi doğal diye uzandığımız ürünler genetiği değiştirilmiş tohumlardan elde ediliyor.
Daha kaliteli olacağı iddia edilen GDO’lar devasa bir tehlike. Daha şimdiden kansere, kısırlığa, alerjiye, bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açtığı tartışmaları sürerken, genetik değişim gibi, etkileri uzun bir sürenin ardından görülebilecek, şimdiden tespit edilmesi mümkün olmayan muhtemel çarpıklıkları düşünmek ürkütüyor. Farklı genler biraraya gelerek bambaşka özellikler kazanabilecek; bu ise GDO’ların, doğada etkileşim halinde olduğu diğer bitkilerde ve o ürünleri tüketen insan ve hayvanlarda farklı tuhaflıklar yaratabilecek. Zaman içinde insan, hayvan ve bitkilerin soy kütüğüne işlenerek nesilden nesile aktarılacak.
‘Islah’ adına bozgunculuk
2006’da Meclis’ten geçen Tohumculuk Yasası ile tohum üretimi yurtdışından çeşitli şirketlere teslim edilerek, çiftçilerin inisiyatifi ortadan kaldırılmış, tohumların büyük tohum tekellerinin eline geçmesine neden olmuş ve genetiği değiştirilmiş tohumların önünü iyice açmıştı. Bu yasayla çiftçilerin kendi arasında tohum paylaşması engellenerek, çiftçilerin kendi bölgelerinin dokusuna uygun, kaliteli ve verimli tohum kullanmalarının önü iyice kapatılmıştı.
GDO’ların önünü açan yasanın ardından, bu yıl Mayıs ayında Milletvekillerinden ve Tübitak temsilcilerinden oluşan bir grup ABD’ye “GDO ve tohum gezisi” olarak tanımlanan bir görüşmeye gitmişti. Bu görüşme Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nden Kemal Özer tarafından “genetiği değiştirilen ürünlerin Türkiye'de satılmasının yasallaştırılmasına yönelik ikna gezisi” olarak yorumlanmıştı.
ABD’nin başını çektiği GDO üretiminin tüm dünyaya yayılması için çaba harcanıyor. Yaygınlaştırma politikası GDO’nun daha kaliteli ve daha ucuz gıda üretimi için gerekli olduğu söylemi üzerine inşa ediliyor. Kimi Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu pek çok ülke GDO’ya hayır, diyor. Türkiye heyetinin ABD gezisi sıralarında İskoçya Çevre Bakanı da “Biz, GDO karşıtı diğer tüm uluslarla omuz omuza durmaya ve insanlarımız istediği için mücadele etmeye hazırız” diye açıklama yapmıştı.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, geçtiğimiz ay Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı adının Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirileceğini bildirerek çeşitli açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalar arasında GDO da vardı. Çiçek, açıklamasında “Genetiği değiştirilmiş bitkilerin izinsiz kullanımı, biyolojik çeşitlilik merkezleri ve organik tarım yapılan alanlara yakın üretimlerle bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde özel amaçla geliştirilenler hariç kullanımı yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu alandaki bir başıboşluk, düzensizlik ortadan kaldırılmış olacaktır.” diyordu. Oysa başıboşluğun ve düzensizliğin kaynağının GDO’ların bizzat kendisiydi. GDO’lar küçük çocuk besinlerinde kullanılmasa dahi çocuklarını emziren anneden çocuğa geçebilecek, hayvan yemi olarak kullanılmaları takdirde hayvanlara ve dolayısıyla hayvan ürünlerinden yine insanlara geçecek, böcekler aracılığıyla tozlanmayla diğer tarım alanlarına taşınacak.
Muhafazakar kafalar, canlıların geleceğini tehlikeye sokan, suyu, yiyeceği, havayı kendi tekelleri altına almaya çalışan girişimlere karşı olan hareketleri “solcu ve anarşist zırvaları” diye nitelerken, meselelerin sağlamasını kendi inançlarıyla yaparlarsa yine aynı sonuca ulaşacakları bilincinde değiller. İnançları, kitapları para endeksli olduğundan tanrısal emirlerini tuhaf bir biçimde okuyan ve kitabi emirlerden anlamak istediklerini anlayanlar ciddi bir çelişkinin ağına düşmüş durumdalar. Sadece gıda da değil pek çok alanda “ıslah” adına bozgunculuk yapanlar, kendilerine saf bir şekilde verilmiş olanı bozup kendi elleriyle hastalıklı bir şey yaratmaya girişiyorlar.
Monsanto: Yaşamı patenleyen şirket
GDO meselesinin diğer boyutu da tekelleşme. GDO üreticisi birkaç biyoteknoloji şirketi kendi icatları olan tohumların piyasasını ellerinde tutuyor. Şimdilik kullanım alanını genişletmek için ucuza tohum satan bu şirketler tekeliyetlerine dayanarak fiyatları arttırıyor. Şirketler, patentledikleri tohumlar için özel olarak ürettikleri zirai ilaçları da pazarlayacak; “terminatör geni” taşıyan kısır tohumları bir sonraki sene de üreticilere satarak karlarına kar katıyor olacak.
Bugün Avrupa ve dünya tohum piyasasını elegeçirmeye çalışan başlıca şirketlerin isimleri Monsanto, DuPont ve Syngenta. Bu şirketlerden Monsanto bu pazarın çok büyük bir dilimini elinde tutuyor. Monsanto’nun “üçüncü dünya ülkeleri”ndeki çalışmalarını gözlemleyen Dr. Aydın Salih, çiftçileri kısır, ikinci sefer ürün veremayacek tohumlarla kendisine bağımlı hale getiren şirketin tepkile üzerine “terminatör geni”ni geri çekmiş ve onun yerine modifiye edilmiş farklı bir genle tohum üretmiş. Dr. Salih Aydın’ın şirketin hilesini şöyle anlatıyor: “Terminatör geninin yerine ‘Traitor (Hain) Geni’ gelmişti. Bu tohumlar bir sonraki hasat için tohum olarak kullanılabiliyordu, ancak iş meyve vermeye gelince değişiyordu. Bu sefer de bu tohumlardan ürün elde edebilmek için sadece Monsanto tarafından üretilen ve bu bitkileri stimüle eden özel kimyasal bileşimin kullanılması gerekiyordu. Böylece şirkete olan tarımsal bağımlılık eskisi gibi devam ediyordu.”
Biyolog Salih Aydın’ın 2006 yılında Haber Ajanda Dergisi’yle paylaştığı tecrübeleri Monsanto’nun ve diğer kapitalist şirketlerin nasıl bir ruha sahip olduğu konusunda bizi bir kez daha hayretlere düşürüyor: “Oldukça geniş bölgelere dağıldıktan sonra, Monsanto gibi şirketler, ürün fiyatlarını bir anda on katına yükseltiyor, çiftçilere topraklarını ipotek etmeleri karşılığında tohum satın alabilmeleri için kredi teklif etmeye başlıyor. Bir süre sonra da o toprakları aracı firmaları kullanarak, satın alıyor. Tüm bunların yanında Monsanto toprak kiralayabiliyor ya da çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını sağlayabiliyor. Tüm bu sürecin sonunda, ki bu süreç yaklaşık 7-8 yıldır, binlerce dönüm tarım alanı Monsanto’nun eline geçiyor. Bir taraftan çiftçilerin topraktan uzaklaştırılması gerçekleşiyorken, diğer bir taraftan da geleneksel tarım yok ediliyor ve doğal tohumlar laboratuardan çıkmış GM tohumları ile değişiyor. Sonuçta Monsanto koca devletlere kendi sözünü geçirir hale geliyor, bu durumda da gıda pazarının bağımsızlığı söz konusu bile olmuyor. Bu haldeki bir ülke yönetimi, Monsanto’nun aleyhine bir adım attığı takdirde de kolaylıkla ülke çapında kıtlıkla karşı karşıya kalabilir. Bugün Latin Amerika ülkeleri GM ürünlerinin doğal tarımsal kültürlerini yok etmesi sorunu ile ciddi bir şekilde karşı karşıya kalmış durumda. Nebraska Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının yaptığı tespitlere göre, Monsanto’nun ürettiği ‘GM Round Up’ soyasının verimliliği, doğal soya bitkisinden yüzde 11 daha az ve GM soya bitkisi için hektar başına kullanılan gübre miktarı normal soya için kullanılandan 2-5 kat daha fazla’ Bir ilginç nokta daha’ Monsanto firmasının merkez ofisinin yemekhanesinde asılı olan tabela dikkat çekici: ‘Menümüz transgenik komponentler içermemektedir’
Bomba değil yiyecek!
“Food Not Bombs” (Bomba değil yiyecek) dünyanın pek çok yerine yayılmış bir organizasyon, bir slogan. Türkiye’de bir grup anarşistin de bu isimle gerçekleştirdiği eylemlerde militarizme ve kapitalizme karşı dayanışma mesajı veriliyor. Devletler ve şirketler, savaşa yatırım yaparak insanların üzerine bombalar yağdırmanın yanı sıra artık insanların para vererek evine bomba götürmesi, bomba yemesi için çalışıyor. Kimyasallarla ve genetik müdahalelerle bombaya dönüşen besinleri insanlar para vererek alıyor, yiyor, çocuklarına yediriyor. Kimi Afrika ülkeleri bile açlık sorununa rağmen “GDO’ya hayır” diyor. Geri bırakılmış ülkelere gönderilen bombalardan sonra yollanan gıda yardımları bile bomba niteliğinde artık. Militarizme karşı ortaya çıkan “bomba değil yiyecek” sloganı da artık sadece devletlerin şiddet terörüne karşı değil gıda terörüne karşı da mesaj veren bir slogan.
Zaman ayarlı bir bomba olan GDO meselesi, insan klonlama ile ilgili tartışmalarda kullanılan “gen-etik” tanımının, tüm genetik çalışmaları, biyoteknolojiyi hatta teknolojinin bizzat kendisinin sorgulanmasında da kullanılması gerektiğini hatırlatıyor. İnsanlara vaat edilen parıltılı modern dünyanın nimetleri siyanür enjekte edilmiş yasak elmalardan başka bir şey değil. Hastalıkları tedavi edebilmek umuduyla geliştirilen teknolojinin bizzat kendisi hastalık sebebi. Yıllar evvel adını duymadığımız, ne olduğunu bilmediğimiz hastalıklarla pençeleşiyoruz. İnsanın gen haritası çıkarıldı, müjdeleri bu geni yavaş yavaş çürütecek yeni projelerin habercisi.
İnsanın yeryüzünde oynadığı tanrıcılık oyunu, onu her geçen gün daha zayıf daha çürük bir yaratığa dönüştürüyor. Kutsal kitaplarının ayetlerini tersten okuyarak ya da bilimi din edinerek kendisini dünyanın merkezine koyan insan, kendisine biçilen “dünyanın en şerefli varlığı” kimliğinden uzak, tiksinti verici bir kimliğe bürünmüş durumda.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Dünya Satılık Değildir
Tohum, toprak ve Bove
Artık köy işleri bakanlığımız olmayacakmış. Tarım ve hayvancılığı da İsrail yapsın bundan böyle bu topraklardaJ Topraksız tarım yapmaktan bıkmıştır garibanlar. Biraz toprak yardımında bulunalım; bizde çok nasıl olsa.
Biz köylüden, köyden, topraktan nefret edip kurtulmaya çalışırken elin Fransa’sında köylü isyanı çıkıyor. Tarım için kıyametler kopuyor ileri sanayi ülkelerinde.
Hatta Fransızların köylü önderi bile var: Jose Bove. Bu adam genetiğiyle oynanmış diye koca mısır tarlalarını söküyor. Öyle ki yaptığı açlık greviyle Fransa’da genetiği değiştirilmiş mısır ekimini durdurmuş. (http://www.milliyet.com.tr/2008/01/13/yasam/axyas01.html)
Fransa’da bir McDonalds’ı tarım araçlarıyla yıktığı için kırk dört gün hapis yatmış bu Bove. Gerekçesi McDonalds'ın hormonlu sığır eti kullanması... Hapis yatmış adam ama AB de hormonlu sığır eti ithalatını durdurmuş. ABD'nin AB'ye misillemesi gecikmemiş elbette. O da Fransa'dan Rokfor ithalatına kısıtlama getirmiş. Evet bildiniz, Bove, Rokfor peyniri imalatıyla uğraşıyor:)))
Boş kalan zamanında bizim Bergama köylülerinin altın madenine karşı direnişine destek de vermiş kendisi.
Bove... Asterisk’e mi benziyor ne!
Peki biz ne yapıyoruz bu arada? Biz AB mevzuatına uyum sağlayacağız deyip yarım yamalak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. AB yasalarını kopya ediyoruz. Üstelik kendimize uydurmayı ayıp sanıyoruz. Oysa AB ülkeleri bu yasaları çıkarırken ince eleyip sık dokuyorlar. Gerekirse Fransa örneğinde olduğu gibi genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır ekimini rafa kaldırıyorlar. GDO’lu ürünlere özellikle dikkat ediyor, kullanıldığı her yerde bunun belirtilmesini mecbur tutuyorlar. Çıkardıkları yasalara sayısız çekince ve ön koşul ekliyorlar. Peki ya biz?
Bizse sesini zaten duyuramayan bir kesim olan köylüyü itip kakmayı marifet sanıyoruz. Peki AB’ye uyacağız diyerek sessiz sedasız çıkarılan tohum yasasının ne getirip ne götürdüğünü kaç kişi biliyor? Ankara’ya göre ‘artık sokakta tohum satılmayacak’mış. Tohumları sokakta satmayınca, sokakları temiz tutunca iş bitiyor demek ki. Oysa o tohum yasası yediden yetmişi hepimizi ilgilendirmekle kalsa iyi; bütün gelecek kuşaklarımızı da etkileyecek önemde. 2011'den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu'nun zengin türleri* doğallığını yitirecek. Geriye sadece ‘kayıtlı’ tohumlar kalacak. Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuz. Peki bunun ne gibi vahim sonuçları olacağını neden tartışmıyoruz? GDO’lu tohumların doğaya nasıl zarar vereceğini neden konuşmuyoruz?
Tohum Yasası’ndan sonra bir de Biyogüvenlik Yasası var Ankara gündeminde. Adı üstünde biyolojik güvenliğimizle ilgili. Peki hani ulusal basında haberi? Bizim adımıza neye karar verildi biliyor musunuz? Acaba büyük gazetelerde manşet, ana haber kanallarında birinci haber olmaya değmez miydi bu yasa?
Adamlar Norveç’te buzlu toprakların derinliğinde uluslararası tohum bankası kuruyorlar. (Bakınız: http://www.bugday.org/article.php?ID=2890 ve www.gidahareketi.org ) Kim, neden kuruyor, dertleri nedir acaba? Bu tohum bankasını kuranların arasında GDO’lu tohum üretimi devlerinin** olması bir rastlantı mıdır? Bu bizim insanımızı neden ilgilendirmiyor? Hani büyük kanallarda bunun haberi?
Bir deli bir kuyuya bir taş atıyor, hepimiz o taşı çıkarmakla uğraşırken atı alıp Üsküdar’ı geçiyorlar da ruhumuz duymuyor. Ortalık Türkan Saylan şu bu, necidir neci değildir diye gürültüden yıkılırken, birileri sessizce bir şeyleri yürütüyor, farkına bile varmıyoruz. Sakın ortalığı bu kadar gürültüye boğmalarının asıl nedeni bu olmasın!
..........
*Anadolu’da on üç bin (13.000) tür bitki yaşıyor! Bu birçok ülkeyi kıskandıracak ölçüde büyük bir zenginlik. Üstelik bunların üç bini (3.000), sadece Anadolu’da yaşayan ‘endemik’ türler. Köylünün bunları ‘kaydettirecek’ hali olmadığına göre bu tohumları kimler kaydettirecek? Yoksa Norveç’teki tohum bankalarına götürüp bize parayla mı satacaklar? Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz henüz!
** Dünya tohum bankası ortakları: Bill&Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı ve ona bağlı CGIAR ile ABD tarım devleri DuPont/Pioneer, Monsanto, İsviçre menşeli Syngenta gibi biyoteknoloji şirketleri...
.........
Okuma önerisi:
Dünya Satılık Değildir
Yazanlar: Jose Bove, François Dufour
|
Büyük şirketler kâr etmek için dünyanın her köşesini, bütün kaynaklarını, doğasını ve insanları kullanıyorlar. Durmak bilmeyen bir kâr hırsına tâbi olarak, bazen aralarında anlaşıp bazen çatışarak, canlıların doğasını değiştiriyorlar. Devlet(ler)i de amaçlarına alet ediyorlar. Çok şeyi kaybettik, birileri buna dur demedikçe daha da kaybedeceğiz. José Bové’yle François Duffour’un isyanı bu noktada başlıyor. Solcu, sağcı, Amerika düşmanı ya da başka bir şey değiller; üzerinde yaşadıkları canlı dünyanın doğallığını korumak, ömrünü uzatmak isteyen dünya yurttaşları onlar. Kendi ülkelerinde küçük eylemlerde biraraya gelip, Seattle’da bütün dünya tarafından tanındılar. Görüldü ki, yalnız değiller. Anarşistler, çevreciler, eşcinseller, solcular, vicdanî redçiler, dışlananlar ve ezilenler... sistemin aman vermez çarklarına karşı biraraya geldiler.
..........
Kıraathanemizde bu kez Melih Cevdet'in tohuma yazdığı şiir var:
Tohum Dörtnala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan Dumanı tüten sıcak tohum Dolan kara toprağı dolan Ulaş yeryüzüne ak tohum Hay gücüne kurban olduğum Dağ taş dinlemezim hey aman Göster o gül yüzünü göster Önce yeşil yeşil bak tohum Sonra sarı sarı gülüver Donansın donansın daneler Kız oğlan kız, alaca kına Tarlalar sebil tek bedava Ver güzelim ver yiğitim ver Pir aşkına fakir aşkına Anladım farkı neden sonra Tohumdan başka şeymiş bitki Bu küçük deli fişekteki Ne ki? Ağaç mı allı pullu Yoksa ayrık mı, başak mı ki? Kim bilecek... kapalı kutu Ama bulut, yağmur bulutu Gelir kararır nerdeyse Tohum altta nefes nefese Kulağı gök gürültüsünde. Melih Cevdet Anday
|
Dip not: Bir haber: GDO için kirli lobi faaliyeti
2 Temmuz 2008 Çarşamba
Türküler Yanmaz

Berlin'deki yakılan kitaplar anıtı
Berlin'de bir anıt var: yakılmış kitaplar anıtı. Derin bir çukur... İçinde bomboş kitap rafları... İşte bu günlerde sık sık bu anıtı düşünüyorum. İçimde derin bir çukur... 1933'de Berlin'de olanlar fikirlerin, yakarak, yıkarak, hapse tıkarak, türlü çeşitli baskıyla susturulamayacağını kanıtlamadı mı? Orada bir plakette H. Heine'nın dizeleri (1820):"That was merely a prelude. Wherever they burn books, eventually they will burn people too." Nitekim kitaplardan sonra sıra insanlara gelmedi mi? Şairler geleceği görürler. Behçet Aysan'ın 'Bir Eflatun Ölüm' şiiri örneğin. Muhlis Akarsu'nun 'Akarsuyum yansam da .../...Yine gönlüm hoş değil' dizeleri... En çok da Metin Altıok'un Kavaklar şiiri:
"Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar...
Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.
Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.
Omzumda bir kesik el,
Ki durmadan kanar.
Ah kavaklar, kavaklar...
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar."
***
On beş yıl önce, İstanbul'da çok sıcak bir Cumartesi günüydü. Madımak'ın sıcağı o gün İstanbul'u da yakacak gibiydi. Haberi Kadıköy çarşısında alıp buz kesilenlerdendim ben.
Madımak ateşinden güçlükle kurtulanlardan biri de Aziz Nesin'di. Oğlu Ali Nesin, türbancılara yandaş çıkıyor bugün. (Burada ve şurada)
*
Adına Her yere kon dedikleri bir soruşturma nedeniyle bu ülkede birçok fikir önderi aylardır tutuklu. Aralarında artık gazetecilik okulunu birincilikle bitirmiş Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi var. Komşusu Can Dündar evin saatlerce aranmasından sonra evden bilgisayarların çıkarıldığını görmüş. O sırada gazetecinin 'Bilgisayarımızı niye götürüyorlar?' diye soran küçük kızına, "virüs taraması için..." demek ne acıdır...
*
Ey Avrupa, darbe tezgahçıları bir bir yakalanıyor değil mi? Hani mahkum olmadan kimse suçlu olamazdı medeni hukukuna göre senin? Acaba AB ülkelerinde böyle bir şey olsa ne olurdu? Bir yıl boyunca insan değil, hayvan değil, hiçbir canlıyı hapis tutamazsınız durup dururken!
*
Hasret Gültekin dinliyorum. Suda balık yan gider/açma yaram kan gider diyor. İyi geliyor. Anlıyorum ki türkülerini yakamamışlar Hasret Gültekin'in. Bedenini yaksalar da...
İnsanlığımızdan utanmayacağımız günlerin geleceğini umuyorum.
***
MÜZİK NOTU:
Hasret Gültekin
1 Mayıs 1971'de, Sivas'ın İmranlı kazasına bağlı Han köyünde, Süleyman ve Hacıhanım Gültekin'in üçüncü çocuğu olarak doğdu. Altı yaşında saz çalmaya başladı. On bir yaşında sahneye çıktı. Kadıköy Anadolu Lisesi'nden ikinci sınıfta ayrıldı. İlk resitalini Kadıköy Moda Sineması'nda 1987 yılında verdi.1991 yılında Yeter Fırtına ile evlendi.2 Temmuz 1993'de, Sivas'ta Madımak Oteli'nde 35 kişiyle birlikte yakıldı. 22 yaşındaydı... Ölümünden üç ay sonra oğlu, Roni Hasret Gültekin dünyaya geldi.
Türkülerini yakamadılar...
Başlıca çalışmaları:
Egenin İki Yakası 1997
Gece ile Gündüz Arasında 1989
Newroz 1990
Rüzgarın Kanatlarında 1991
Ayrıntıl bilgi burada.
21 Şubat 2008 Perşembe
Kadın Dili: Beauvoir, Alatlı
Türban konusunda elbette kadınların belirleyici olmasını savunmak gerekiyor. Alatlı’nın söz konusu yazısında söylediği de bu: “Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil... Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.”
Medyatava yazarı Neslihan Acu da, konuyu irdeliyor, Alev Alatlı'nın yayınlanmayan yazısı, liberallerin isyanı ve kadın dili üzerine kaleme aldığı yazıda. "Muhafazakar medyanın erkekleri belki sadece kuş dilini, kepçe dilini, bir de yabancı dilleri bilir dil olarak ama işte bir de kadın dili vardır," diyor.
Kadının saçını kapaması tartışmaları sürerken bir de açılıp saçılması konusu çıktı. Tesadüf sayılmaz elbette. Her ikisi de kadın üzerinden giden bu tartışmalarda herhalde erkeklerin başı çekmesini yadırgamak gerekir. Simon de Beauvoir’ın Hürriyet’te basılan fotoğrafı üzerine çok yorum yapıldı. Köşe yazarlarının bazıları neyse ki fikirlerine de atıfta bulundular.
E. Özkök, Beauvoir’ın güzel bir kadın sayılamayacağından hareketle, “Kadını güzel yapan, efsane haline getiren başka şeyler de var. Dedim ya, mesele aynanın önünde öyle durmayı bilmek,” diye yazdı.
R. Muhtar’ın dilinde ise hala ”feminizm kadını erkekleştiren bir ideoloji” teranesi var. “Kendileri aşk hayatını dolu dolu ve kadın gibi yaşayan erkekleşmeyen kadınlardı onlar... İzlerinden gidenler erkek gibi olmayı kadınlık zannettiler...” diye yazıyor. Bu fazla kaba bir genelleme olmuş bana kalırsa. Bu kısmına pek katılamasam da “Feminizm kadın haklarını savunduğu ölçüde ilericileşmiş, kadınları erkeklere benzettiği ölçüde zırvalamıştır...” da diyor ki buna katılmamak mümkün değil. (R. Muhtar artık ciddi yazılar yazıyor gördüğünüz gibi...)
Bu iki köşe yazarının çok beğendiği anlaşılan fotoğrafa Enis Batur’un yorumu şöyle:"Ne var fotoğrafta, aslında hiçbir şey. Yazarları, düşünürleri üryan görmeye alışmamışız, hepsi bu. Yarım yüzyıldır çekmecede kalmış bu fotoğrafın yayımlanmasına diklenenler tuhafıma gidiyor açıkçası: Simone de Beauvoir’ın mektupları daha az mı çıplaktı?"
Eh bu kadarına da şükür. Beauvoir’ın düşünceleriyle hiç mi hiç ilgilenmeden sadece fotoğrafıyla da ilgilenenler çok... Günümüzün göstermeye dayalı dünyasının hep yaptığı gibi... Oysa Beauvoir’ın gerçeği -bir düşünür olarak- elbette düşünceleridir; görüntüsü ise sanal tarafıdır.
Günümüzde sanal değerler üzerinden konuşulduğunu, "liberal" dünyada bunun makbul olduğunu, bu fotoğrafın kopardığı kuru gürültü de gösteriyor. Türban tartışmalarında Alev Alatlı’nın sesini kısıp erkeklerinkini duyurma gayretleri aynı gerçeğe işaret ediyor. Asli değerleri yutan, bunun yerine sanal değerleri pazarlayan bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki.
.........
Dip not: Bir müzik/site önerisi. Bu karamsar havayı biraz olsun dağıtmak için. Bisküvi Adam, genç ve ışıltılı bir grup. Yeni sesler dinlemek isteyenlere. Taze gevrek müzikler yapıyorlar. Hani eskiden Bisküvi Adam alırdı anneler çocuklarına. Çayla iyi giderdi. O eski bisküviler gibi işte. Buradan dinleyebilirsiniz.
27 Ocak 2008 Pazar
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"
Ellerinde ışık parçaları,
Bu karanlıkta, Dino
Bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino
Onların arasındayız,
Biz de, biz de, Dino
Gördük açık maviyi."
Nazım Hikmet'in bu şiiri Dino'nun bu tablosu için olmasa da bir başka 'Yürüyüş' tablosu için yazılmıştı. Ama onların bugünün bireyciliğine çok uzak toplumculuklarını ortaya koyan güzel bir şiir bence. Bu arada, itiraf etmeliyim ki varlıklı ailelerden gelme bu iki adamın yoksul halk kitlelerini dert edinmeleri her zaman ilgimi çekti. Bunun nasıl olabildiği üzerine sık sık kafa yorarım ben...
6 Ocak 2008 Pazar
Yangın yerinde orkideler
Memet Baydur’un çok güzel bir oyunu vardır bu adda. Memet Baydur, okurken içinizi yakan, anlatmak istediklerini tokat gibi yüzünüze çarpan yazarlardandır. O oyunda bir yerde kravatın tarihini öyle bir anlatır ki okurken (veya oyunu izlerken) çarpılırsınız:
“Uygar değildik. Neden uygar eğildik? Kravat takmıyorduk çünkü! (Sessizlik.) Anlaman gerekiyor abicim, kravatlılar öksürmez. Bak anlatayım sana! Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar! Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayii doğdu bu gereksinimden! (Sessizlik.) Bez parçaları pahalıydı.. Yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. Dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını! Kravat takabilenler.. Yeryüzüne çıktılar.. Takamayanlar.. Yeraltında kaldılar... O gün orada bunu açıkladım herkese... Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir. İşime son verdiler abicim. Ben de buraya döndüm... Yine... Kravatın icadı ve muhtelif kullanılışı diye bir kitap yazdım. Yazmak istedim yani... Heh heh heh.. Kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. Kravat gibi namussuzum! (Sessizlik.) İşte böyle! (Sessizlik.) Birbirlerine bakarlar bir an. Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.) Kravat.. Kömür madenlerinde icat edilmiştir.”
Diyarbakır’la kömür işçilerinin ne ilgisi mi var? Bilmem, Diyarbakır’a bir de kömür tozlarının arasından bakarsak Brecht’çi bir yabancılaştırma efekti olur belki... Hani Brecht der ya gerçeği görmek için azıcık uzaklaşıp bakmak gerekir, diye... Ben severim Brecht'ti; benim tüme varımcı kafama pek uyar. Noktayı anlamak için çembere, onu da anlamak için küreye bakmak gerektiğini düşünürüm. Nasrettin Hoca'nın hesabı herkese mavi boncuk dağıtmaya kadar götürmemek koşuluyla elbette. Yoksulluğu, çaresizliği görmek için Diyarbakır'a kadar gitmek gerekmiyor elbette. Metro City alışveriş merkezinin arka pencerelerinden bakmak yeterli bunun için. Sahi orada yemek yerken pencerelerden gözünüzü sakınıyor musunuz? Yoksa bir cesaret benim gibi bakıyor musunuz Gültepe'nin ara sokaklarına. Düşünüyorum o sokaklarla alış veriş merkezlerini birbirinden uzaklaştıran hangi dalgadır? Kravat mı yoksa?
XXX
Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamamızı istemişti bir kadın geçen yıl 19 Ocak’ta hani, hatırlıyor musunuz?
Çok derin bir sessizlik içinde bekleyen, Şişli’nin tüm sokaklarını dolduran müthiş kalabalığın önünde, insanın kanını donduran titrek bir sesle bir kadın konuşmuştu, duymuş muydunuz? Bu ülkede bebekler –ne çok bebek- kimi kanlı kimi kansız katil oluyor... Anneleri babaları acaba onları daha çok sevseydi, sevecek zamanı bulsaydı, o bilince ulaşabilseydi, o aymazlık, o karanlık yırtılabilseydi, acaba diyorum herşey daha mı farklı olurdu?
Bu ülkede bebekler, ana kuzuları, evden sabahları arkasından uzun uzun bakılarak, yürek ağızda uğurlanan evlatlar bir bir katlediliyor, bir anda bir bomba çekip alıyor onları anaların elinden. Peki ama evlerimizin tatlı sıcaklığından söz etmek, yemek tabaklarımızı sergilemek, aşk meşk, cinsellik vb. yazmak, çok okunmak için kafi olabilir ama insan/aydın olmak için kafi mi? Dört yalıtılmış duvar ve iki kişilik dünyalarımızdaki bencil uyuşukluğumuzdan uyandığımızda, ayaklarımız suya değdiğinde biraz geç olmayacak mı?
Yüreğin ölümü en kötü ölüm şeklidir demişti galiba O. Wilde.
Ya akıl? O da yitikler arasında değil mi sanki. Ey akıl neredesin? Çıktın mı baştan?
8 Aralık 2007 Cumartesi
KIRIK AYNALAR

Paramparça bir aynadır bu coğrafya. Her parçasında bizden birşeyler yansır. Acılarımız bizi bize gösteren aynanın paramparça oluşundandır.
Oysa hep aynı yağmurda yıkanmış, hep aynı rüzgarda serinlemiş toprakların çocukları aynanın ayrı parçalarına yansımışız. Kırık olmasa ayna, bizi çoğaltacak elbet. Değil mi ki çeşitlilik zenginliktir. Ne zaman ki ayna bütünlenir, o zaman biz, gerçekten biz oluruz. İşte bunun için ötekini anlamak, ötekine kulak asmak gerek. Ötekini anladığımızda temel benzerlikleri de görebiliriz; farklılıklarla bir arada yaşayabileceğimizi de anlarız. Binlerce yıl beraber ve yan yana yaşamanın ürünü olarak karşılıklı ve kaçınılmaz biçimde dini-dili farklı da olsa, yek diğerini etkilemiş ve beslemiştir bu toprağın insanları.
Bu ayna konusuna nereden mi daldım? Bir sergi nedeniyle... Fransa’daki yüz akı temsilcilerimizden, yılların Sipa Press fotoğrafçısı Mesut Tufan, Avrupa’nın ünlü kültür televizyonu Arte kanalında ve nihayet İstanbul’da Avrupa’nın Müslümanlarını ve Orta Doğu’nun Hristiyanlarını ele alıyor, çektiği fotoğraflar, yaptığı film* ve sergileriyle... İstanbul’da izleme şansı bulduğum sergisinde**, Balkanlar ve Orta Doğu’da barış girişimlerinin başını çeken bazı sıra dışı kişilikleri ve onların söylemlerini sunuyor izleyicisine. Coğrafi duraklar arasında Saraybosna, Kosova, Makedonya, Arnavutluk, İstanbul, Mardin, Lübnan, İsrail ve Filistin’e bütün eski Osmanlı toprakları var...
Dinin bazen etnik farkların bile önüne geçtiğini gösteriyor Mesut Tufan. Oysa din aynı zamanda barış için bir şans da oluşturabilir. İstenirse. Bize bunu göstermek istiyor en çok ve şunları söylüyor Mesut Tufan:
“Kimlik savaşlarını, ötekileşmeyi ruhunda yaşamış olanları, bu çatışmalarda savaşmış olanları gördüm. Sorunları bir yerde aşabilenler sadece ötekini anlamaya çalışmış, kendini onun da yerine koyabilmiş, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi olsun “düşman”ına kulağını, yüreğini açmış, onu anlamaya çalışanlar gördüm. İnsan’ın, insanlığın her değerden, her şeyden üstün olduğunu ve kim olursa olsun insana saygı, insana sevgi göstermeden Tanrı’ya da saygı ve sevgi duyulamayacağını savunan din adamları ve buna inananları tanıdım. Kırık Aynalar’ın mesajı, sevgi olmadan bu dünyanın dönemeyeceğidir; hiçbir dinin özünde kan, kin, düşmanlık telkin edemeyeceği, bunu savunanların gerçekten uzak olduklarıdır. Eğer inanç tanrı içinse, o zaman O’nun yolunu takip etmenin insanlarınkinin peşinden gitmekten daha doğru olacağıdır...”
Hepimiz geçmişin yükünü sırtlamışız. Bu yüzden insan kendi yakın çevresinin, giderek ülkesinin kırık aynalarındaki diğer yüzlere yaklaşmakta zorlanabilir de... Çeşitlilik zenginliktir diye düşünse bile... O zaman yapmamız gereken yakın/uzak başka coğrafyalara bakmak... Bu sorunların yalnızca bizim başımızda olmadığını görmek, bize bir çıkış yolu vaat edebilir belki. Ötekini yok etmek kendimizin bir parçasını yok etmek aynı zamanda. Öyle değil mi?
* Mesut Tufan’ın bu konudaki son belgesel filmi Fransız-Alman kültür kanalı ARTE’de 1 Aralık 2006’da gösterildi. Bu film bir Avrupa Müslümanı ile bir Orta Doğu Hristiyanı’nın karşılıklı bakışlarını ele alıyordu.
**Kırık Aynalar sergisi 25.11.2007-15.12.2007 İstanbul Tophane, Tütün Deposu’nda.

Açılışta Muammer Ketencoğlu akordeonuyla minik bir konser verdi.
18 Ekim 2007 Perşembe
Ormanlara kıymayın efendiler...
TEMA, 2B orman arazilerini sattırmayacağız kampanyası başlattı. Çok önem verdiğim bir kampanya bu. Hükümetin ‘dizi dizi bir inci’ icraatlarının bir yenisi.
AKP hükümeti satarım diyor, Hayrettin Karaca da sattırmam yalnız bana 1 milyon imza verin, diyor. Doğal yeşilden yana olanlar, imza vermeye var mısınız?
Bir tereddüdünüz varsa bu konuda, TEMA sitesine bir göz atın. Neymiş bu orman arazileri ve neden bu kadar gayretle satılmak isteniyor? İstanbul’un en güzel ormanlarında, nasılsa A. Necdet Sezer gidince 2B yasası çıkacak diye kimler orman içi villalar yaptırdı biliyor musunuz? Hükümetin seçim beyannamesine koyduğu ve satmaya kararlı olduğu ormanları satmaktaki bu kararlılığın sebebi nedir?
İncelemek ve imza vermek için Tema linkini tıklayabilirsiniz.







