doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2009 Çarşamba

Dünya Satılık Değildir

Tohum, toprak ve Bove


Artık köy işleri bakanlığımız olmayacakmış. Tarım ve hayvancılığı da İsrail yapsın bundan böyle bu topraklardaJ Topraksız tarım yapmaktan bıkmıştır garibanlar. Biraz toprak yardımında bulunalım; bizde çok nasıl olsa.

Biz köylüden, köyden, topraktan nefret edip kurtulmaya çalışırken elin Fransa’sında köylü isyanı çıkıyor. Tarım için kıyametler kopuyor ileri sanayi ülkelerinde.

Hatta Fransızların köylü önderi bile var: Jose Bove. Bu adam genetiğiyle oynanmış diye koca mısır tarlalarını söküyor. Öyle ki yaptığı açlık greviyle Fransa’da genetiği değiştirilmiş mısır ekimini durdurmuş. (http://www.milliyet.com.tr/2008/01/13/yasam/axyas01.html)

Fransa’da bir McDonalds’ı tarım araçlarıyla yıktığı için kırk dört gün hapis yatmış bu Bove. Gerekçesi McDonalds'ın hormonlu sığır eti kullanması... Hapis yatmış adam ama AB de hormonlu sığır eti ithalatını durdurmuş. ABD'nin AB'ye misillemesi gecikmemiş elbette. O da Fransa'dan Rokfor ithalatına kısıtlama getirmiş. Evet bildiniz, Bove, Rokfor peyniri imalatıyla uğraşıyor:)))

Boş kalan zamanında bizim Bergama köylülerinin altın madenine karşı direnişine destek de vermiş kendisi.


Bove... Asterisk’e mi benziyor ne!


Peki biz ne yapıyoruz bu arada? Biz AB mevzuatına uyum sağlayacağız deyip yarım yamalak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. AB yasalarını kopya ediyoruz. Üstelik kendimize uydurmayı ayıp sanıyoruz. Oysa AB ülkeleri bu yasaları çıkarırken ince eleyip sık dokuyorlar. Gerekirse Fransa örneğinde olduğu gibi genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır ekimini rafa kaldırıyorlar. GDO’lu ürünlere özellikle dikkat ediyor, kullanıldığı her yerde bunun belirtilmesini mecbur tutuyorlar. Çıkardıkları yasalara sayısız çekince ve ön koşul ekliyorlar. Peki ya biz?

Bizse sesini zaten duyuramayan bir kesim olan köylüyü itip kakmayı marifet sanıyoruz. Peki AB’ye uyacağız diyerek sessiz sedasız çıkarılan tohum yasasının ne getirip ne götürdüğünü kaç kişi biliyor? Ankara’ya göre ‘artık sokakta tohum satılmayacak’mış. Tohumları sokakta satmayınca, sokakları temiz tutunca iş bitiyor demek ki. Oysa o tohum yasası yediden yetmişi hepimizi ilgilendirmekle kalsa iyi; bütün gelecek kuşaklarımızı da etkileyecek önemde. 2011'den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu'nun zengin türleri* doğallığını yitirecek. Geriye sadece ‘kayıtlı’ tohumlar kalacak. Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuz. Peki bunun ne gibi vahim sonuçları olacağını neden tartışmıyoruz? GDO’lu tohumların doğaya nasıl zarar vereceğini neden konuşmuyoruz?

Tohum Yasası’ndan sonra bir de Biyogüvenlik Yasası var Ankara gündeminde. Adı üstünde biyolojik güvenliğimizle ilgili. Peki hani ulusal basında haberi? Bizim adımıza neye karar verildi biliyor musunuz? Acaba büyük gazetelerde manşet, ana haber kanallarında birinci haber olmaya değmez miydi bu yasa?

Adamlar Norveç’te buzlu toprakların derinliğinde uluslararası tohum bankası kuruyorlar. (Bakınız: http://www.bugday.org/article.php?ID=2890 ve www.gidahareketi.org ) Kim, neden kuruyor, dertleri nedir acaba? Bu tohum bankasını kuranların arasında GDO’lu tohum üretimi devlerinin** olması bir rastlantı mıdır? Bu bizim insanımızı neden ilgilendirmiyor? Hani büyük kanallarda bunun haberi?

Bir deli bir kuyuya bir taş atıyor, hepimiz o taşı çıkarmakla uğraşırken atı alıp Üsküdar’ı geçiyorlar da ruhumuz duymuyor. Ortalık Türkan Saylan şu bu, necidir neci değildir diye gürültüden yıkılırken, birileri sessizce bir şeyleri yürütüyor, farkına bile varmıyoruz. Sakın ortalığı bu kadar gürültüye boğmalarının asıl nedeni bu olmasın!


..........


*Anadolu’da on üç bin (13.000) tür bitki yaşıyor! Bu birçok ülkeyi kıskandıracak ölçüde büyük bir zenginlik. Üstelik bunların üç bini (3.000), sadece Anadolu’da yaşayan ‘endemik’ türler. Köylünün bunları ‘kaydettirecek’ hali olmadığına göre bu tohumları kimler kaydettirecek? Yoksa Norveç’teki tohum bankalarına götürüp bize parayla mı satacaklar? Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz henüz!

** Dünya tohum bankası ortakları: Bill&Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı ve ona bağlı CGIAR ile ABD tarım devleri DuPont/Pioneer, Monsanto, İsviçre menşeli Syngenta gibi biyoteknoloji şirketleri...


.........


Okuma önerisi:

Dünya Satılık Değildir

Yazanlar: Jose Bove, François Dufour


Büyük şirketler kâr etmek için dünyanın her köşesini, bütün kaynaklarını, doğasını ve insanları kullanıyorlar. Durmak bilmeyen bir kâr hırsına tâbi olarak, bazen aralarında anlaşıp bazen çatışarak, canlıların doğasını değiştiriyorlar. Devlet(ler)i de amaçlarına alet ediyorlar. Çok şeyi kaybettik, birileri buna dur demedikçe daha da kaybedeceğiz. José Bové’yle François Duffour’un isyanı bu noktada başlıyor. Solcu, sağcı, Amerika düşmanı ya da başka bir şey değiller; üzerinde yaşadıkları canlı dünyanın doğallığını korumak, ömrünü uzatmak isteyen dünya yurttaşları onlar. Kendi ülkelerinde küçük eylemlerde biraraya gelip, Seattle’da bütün dünya tarafından tanındılar. Görüldü ki, yalnız değiller. Anarşistler, çevreciler, eşcinseller, solcular, vicdanî redçiler, dışlananlar ve ezilenler... sistemin aman vermez çarklarına karşı biraraya geldiler.
Gilles Luneau’nun José Bové ve François Dufour ile yaptığı röportajlardan oluşan bu kitap, muhafazakâr bellenmiş bir sınıfın üyelerinin, Fransa’da başlayan, Seattle’a uzanan küreselleşme karşıtı hareket içindeki yerini ortaya koyuyor. İnsanî değerlere saldırarak derinleşen küresel kapitalizme karşı, ısrarlı bir çığlığın ve dirençli bir tavrın yirmi yıllık hikâyesi, Dünya Satılık Değildir...


..........


Kıraathanemizde bu kez Melih Cevdet'in tohuma yazdığı şiir var:


Tohum
Dörtnala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan

Dumanı tüten sıcak tohum

Dolan kara toprağı dolan

Ulaş yeryüzüne ak tohum

Hay gücüne kurban olduğum

Dağ taş dinlemezim hey aman

Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver

Donansın donansın daneler

Kız oğlan kız, alaca kına

Tarlalar sebil tek bedava

Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına
Anladım farkı neden sonra

Tohumdan başka şeymiş bitki

Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?

Kim bilecek... kapalı kutu

Ama bulut, yağmur bulutu

Gelir kararır nerdeyse

Tohum altta nefes nefese

Kulağı gök gürültüsünde.

Melih Cevdet Anday





Dip not: Bir haber: GDO için kirli lobi faaliyeti

2 Haziran 2008 Pazartesi

Sürpriz konuklar



Balkonumuzun konukları var: Bir güvercin ailesi...
Evlerini kurmak için bizim balkonu seçmişler. Saksıların arasına çam iğnelerini toplayıp ortasına bir yumurta bırakmışlar. Başından ayrılmıyorlar.




Önce tek yumurta vardı...





Birgün baktık ki iki olmuş yumurtalar. Sepete yerleştirirsek daha rahat edeceklerini sandık. Sepeti çam iğneleriyle doldurup ortasına yumurtaları yerleştirdik ama... ertesi gün bir baktık ki bizimkiler sepeti boşaltıp bildiklerini okumuşlar! Yumurtalar şimdi yine yerde. Çevresini ise çam iğneleriyle çeviriyorlar.
Şimdi merakla yavruların yumurtadan çıkmasını bekliyoruz.
Ha bir de, pire tozu bulmak gerektiğini düşünüyoruz. Ya hayvanlarda pire varsa!
Şurada okuduğuma göre yavrular iki haftada yumurtadan çıkacakmış. Anne ve baba yavruları ilk hafta güvercin sütüyle beslermiş. Bir ay sonra da uçacak hale gelirlermiş. Ondan sonra herhalde arkalarından Güvercin uçuverdi/Kanadın açıverdi türküsünü çığırırız! Bunlardan posta güvercini olur mu? diye sordu ailemizin en küçük üyesi. Belli niyeti kötü... Bakalım, göreceğiz...



"Güvercinim uyur mu?
Çağırsam uyanır mı?"

Güvercinin halk edebiyatındaki ve inanışlarındaki yerine ilişkin ilginç bir yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

***

Bu bizim hayvanlar tarafından ilk tercih edilişimiz değil! Daha önce de bir arı ailesi konuğumuz olmuştu! Tabii bizi biraz korkutmuşlardı onlar... Nasıl korkmayalım bir kovan arı salonumuza doldu! Nereden girdiklerini anladığımızda çok şaşırdık!
Salonun bir köşesine fi tarihinde kablolarla ilgili bir delik açılmış sonra da işlevsiz kalınca öylece bırakılmıştı. İşte o arılar o deliği kovan deliği olmaya uygun görmüşler. Arı kovanı da bizim salon oluyor! Arıları salondan atmak epey zor oldu. Salonu arılarla paylaşmak gerçekten zor oluyordu... Bu zorluğu bilmeyenler bize hazır arı oğulu gelmiş keşke bir kovana doldursaydınız. Bir kovan arı bilmem şu kadar lira ediyor, filan dediler ama bir de bize sorun. Deliği defalarca kapamamıza rağmen bir yolunu bulup yine içeri sızmayı başarıyorlardı. O macerada eşimi bol bol arı soktu. Kendisine arı zehrinin romatizmaya karşı ilaç yerine geçeceğini söyleyip züğürt tesellisi verdik!

27 Kasım 2007 Salı

Belgrat Ormanı ve Kilyos



Bol limonlu, ekstra beyaz peynirli karışık ot salatası bugünkü öğle yemeğim.
Bu ot yazısını ise ormanda geçirdiğim olağanüstü güzellikteki güne borçluyum.
Denizde sis, havada güneş vardı...

Kalabalık bir gruptuk. Sarıyer’de buluştuk. Sabah saatleriydi ve boğaz sisler içindeydi. Yazdan kalma, insanın içini yaşama sevinci dolduran günlerdendi. Hani tam pastırma yazı dedikleri. Dostlar da sıcacıktı. Balıkçı tekneleri yanında çay içtik. Tost yedik. Ardından doğru Kilyos’a. Oradan orman yollarına daldık.


Kayalıklar aştık, uçurumlar (!) geçtik, ıssız kumsallarda dolaştık, çamurlandık, sulara girdik. Şahane bir yürüyüş oldu. Bir ara önümüze Uzan’ın eski arazisinin tel örgüleri çıktı ama onlar bile bizi yolumuzdan alıkoyamadı. Çalıların arasından geçip karşı yamaçtaki yola ulaşmayı inat edip başardık. Sonra ver elini orman. Beni denizin mavisinden de çok sevindiren orman oldu: Bitkiler. Nelerle karşılaştım nelerle. Bin bir çeşit ot. Acı marullar, turpotu, bol bol taptaze kuzukulağı, çoban iğnesi, sinir otu... Evet inanmayacaksınız belki ama hepsi oradalar. ‘Ben buradayım, siz neredesiniz’ diyorlar adeta Oğuz Atay gibi. Yalnız sinir otlarından toplayamadım. Çünkü onlara daha ormana girmeden, yürüyüşün ta başlarında rastladık. Yani daha ot toplama sevdasına tam olarak kendimizi kaptırmadan... Yürüdüğümüz patikanın iki yanını kaplamıştı sinir otları. Adına bakmayın çok sevimli görünüşü olan bir ot bu. Belki saksı çiçeği bile yapabilirsiniz. Renkleri de öyle canlı bir yeşildi ki.
Sonra bir yamaçta kuzukulaklarını görünce artık dayanamayıp yolmaya başladık. Araya ötekiler de karıştı.
Hayatımda gördüğüm en büyük mantarlara ise orman yolunda rastladım. Neredeyse 35-40 santim genişlikteydi biri. Bir tanesi üzerine yıldız tozu serpilmiş gibi ışıl ışıl parlıyordu. Üzeri pembe beneklerle kaplı olanını da gördüm. En çarpıcı mantarların en zehirlileri olduğunu bildiğimden elimi bile sürmedim hiçbirine.

Kocayemiş toplayanlar...

Meyvelerdense, bir orman dolusu kocayemiş ve tabii muşmulalar. İnanılmaz bir kocayemiş bolluğu vardı, insanın gözünü döndüren cinsten. Bu güzel meyvenin tadını biliyorsanız durup toplamadan edemezsiniz. Görünüşü zaten baş döndürücü. Öyle ki onlar yüzünden birkaç meyve ve ot hastası grubumuzdan kopmayı bile göze aldık. Ama sonuçta eve bir dolu otla ve meyveyle dönmeyi başardık. Ne yazık ki ben kocayemiş tadını çok sevmeme karşın (bütün orman meyvelerine bayılırım zaten) alerjik bünyem nedeniyle fazla yiyemeyenlerdenim. Sadece on tane filan yedim ama o bile beni fena çarptı ne yazık ki. Bu yüzden alerjik bünyelilere aman dikkat diyorum. Bu güzel meyveye kendinizi kaptırmayın...

Belgrat ormanında medeniyet (!)

Peki sonra ne oldu: Kuzukulakları salataya karıştı. Diğerleri az haşlanıp evde zaten beni bekleyen (Kartal cuma pazarından) ısırganlarla birleşti ve sevgili Tijen’in Bir Ot Masalı’ndaki o caanım tariflerine dönüştü: Salata, börek içi... Ehh Yurdumun Yenilebilir Otları kitabına bakmayı da ihmal etmedim elbet.
Ben bu gezi sonrası çok mutlu oldum dostlar. Sizlere de şiddetle bir doğa yürüyüşü ve keşif gezisi öneriyorum. Hemen şimdi...

.......................o0o....................

18 Ekim 2007 Perşembe

Ormanlara kıymayın efendiler...

Kaz Dağları, Sinop çamlıkları, Gökova kıyıları derken sıra geldi 2 B denen orman arazilerine. Ülke toprağının en güzel en değerli yerlerine kıyım kıyım kıyılıyor.
TEMA, 2B orman arazilerini sattırmayacağız kampanyası başlattı. Çok önem verdiğim bir kampanya bu. Hükümetin ‘dizi dizi bir inci’ icraatlarının bir yenisi.
AKP hükümeti satarım diyor, Hayrettin Karaca da sattırmam yalnız bana 1 milyon imza verin, diyor. Doğal yeşilden yana olanlar, imza vermeye var mısınız?
Bir tereddüdünüz varsa bu konuda, TEMA sitesine bir göz atın. Neymiş bu orman arazileri ve neden bu kadar gayretle satılmak isteniyor? İstanbul’un en güzel ormanlarında, nasılsa A. Necdet Sezer gidince 2B yasası çıkacak diye kimler orman içi villalar yaptırdı biliyor musunuz? Hükümetin seçim beyannamesine koyduğu ve satmaya kararlı olduğu ormanları satmaktaki bu kararlılığın sebebi nedir?
İncelemek ve imza vermek için
Tema linkini tıklayabilirsiniz.