3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yüz binlercesin...



Gide gide bir meydana varırsın
Meydanda yüzler...
Dönüp de ardına bakarsan
Binlercesi
Yüz binlercesi...




Taksim'de bilişim işçileri... Hiçbirimiz hepimizden daha güçlü değiliz diyorlar...

30 Nisan 2010 Cuma

1 Mayıs yeniden Taksim Alanı'nda

Bu yılki 1 Mayıs'ın anlamı büyük: 1977 1 Mayıs'ında Taksim Alanı'nda
yüzbinlerce emekçi vardı. Emek bayramlarını halaylar çeerek kutladılar. Tam tören sona ereceği sırada kitlenin üzerine gizli eller tarafından ateş açıldı. Yüzbinler dalga dalga kaçmaya çalıştı. Zira ateş devam ediyordu. Taksim çevresinde kimi caddelerin kapatılması nedeniyle çok sayıda insan dar yollarda sıkıştı. Bu katliamda 37 kişi öldü. Pekçok kişi yaralandı.
İşte meydan bu olay bahane edilerek 1 Mayıs'lara kapatıldı. Sanki katliamı işçiler yapmış gibi... Sendikalar o zamandan bu yana, bu meydanda 1 Mayıs kutlamanın mücadelesini veriyor.
Bu yıl aradan tam 33 yıl geçtikten sonra ilk kez izinli olarak Taksim'de anma yapılacak.


(Merhaba Topluluğu bir gösteri sırasında)

1 Mayıs 1977'de Taksim Alanı'nda ölenler arasında Merhaba Gösteri Topluluğu üyesi arkadaşımız H. İpek Saman da vardı.

İpek'in ve tüm ölenlerin anısı önünde eğiliyorum. Bu katliamı yapan emekçi düşmanı gizli ellere lanet olsun...





MAYIS

Mayıs, ayların gülüdür,
Taze bir çiçek dalıdır,
İçerim ateş doludur;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yeşil dağlara göçülür,
Kırmızı şaraplar içilir;
Yarim dökülüp saçılır,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Göklere karşı yatılır,
Dertlerimiz unutulur;
Eski sevgiler atılır;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Uzakta kuşlar seslenir;
Gönlüm genişler beslenir;
Yaşamağa heveslenir,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yumuşak rüzgarlar eser;
Çimenlerde yarim gezer,
Yanılır, bana gülümser;
Mayıs'ta gönlüm delidir

Sabahattin ALİ


Sarper Ozsan'ın 1974'te AST'ta sahnelenen Maksim Gorki'nin yazdığı B.Brecht'in Ana oyununun 1 Mayıs 1905 sahnesi için yazıp bestelediği 1 Mayıs marşı(ki akıllarda en çok Timur Selçuk'un söylediği haliyle kalmıştır):

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

vermeyin insana izin kanması ve susması için
hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor

gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider




http://www.youtube.com/watch?v=ptoxk2bln3i

17 Nisan 2010 Cumartesi

İş içinde eğitim

17 Nisan dikenli tarlaları güle çevirenler, halka ışık götürenler kuşağını yetiştiren okulların, iş içinde eğitim felsefesini hayata geçiren Köy Enstitüleri'nin kuruluş yıldönümü.
Yoksulluğun ve cehaletin dizboyu olduğu yıllarda onlar yoksulluğu yenmeye yemin etmişlerdi. Zira nüfusun %80'i köylerde yaşıyordu ve yedi kişiden sadece bir kişi okuma yazma biliyordu. Nüfusun yüzde seksenine ışık tutulması onların ödeviydi.
Bir gün toprak ağaları köylerde işlerini bozanların bu okulların mezunları olduğuna karar verince, iktidardaki temsilcileri eliyle bu okulların kapanmasını sağladılar. Böylece ışıklar birer birer söndü.
Uygulama içinde bilgi öğrenilen, batılıların üzerine tez yazdığı, bünyemize çok uygun bu okullar birilerine fena halde batmıştı çünkü.
Günümüzde köyler şehirlere döndü. Nüfusun çoğu artık köylerde değil şehirlerde yaşıyor. O halde Köy Enstitüsü kurulamasa da o okulların felsefesiyle Kent Enstitüsü neden kurulmasın?
İş içinde eğitim felsefesini hayata geçirme yolunda emek harcayanlara, bozkırı yeşertenlere, o önder aydınlara selam olsun...

Bu yılki kimi kutlamalar:
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi

1. Beykent Üniversitesi 16 Nisan 2010 '70. yılında Köy Enstitüleri ve Edebiyat
Katılımcılar: Prof. Dr. Oğuz Makal, Prof Dr. Ataol Behramoğlu, Talip Apaydın, Osman Şahin, Emin Özdemir, Yrd. Doç. Dr. Musa Sapıtmaz.

2. 17 Nisan resim sergisi. Beşiktaş Sanat Galerisi (Nispetiye, Levent)

İzmit'te KYÖD katkılarıyla düzenlenen serginin haberi:
http://www.kocaelife.com/2010/04/01/koy-enstituleri-sergisi-acildi/
Ayrıca 17 Nisan'da KYÖD sosyal tesislerinde bir anma toplantısı düzenlendi.

Ve Karabey Aydoğan'ın Köy Enstitülerinde Müzik başlıklı yazısı için tıklayın.

Bu yazı Birgün gazetesinin Köy Enstitüleri özel ekinde yer alıyor. Ayrıca Ankara'da çıkan edebiyat-sanat ağırlıklı Karşın dergisi de Nisan sayısını Köy Enstitülerine ayırdı.

Bugün gördüm: Kültür sanat dergisi Kar'ın yeni sayısında önemli bir bölüm Köy Enstitülerine ayrılmış.

5 Nisan 2010 Pazartesi

İZMİR'DEN SEVİNÇ'Lİ HABERLER




Başlığın İzmir'in o güzelim frambuazlı pastasını pek sevdiğim Sevinç Pastanesi'yle ilgisi var ama bu kadarla da kalmıyor;-) evet evet Sevinç pastanesi'nde buluştuk arkadaşlarla ama oradan İzmir Sanat'a gittik, Fuar'daki.İzmir Sanat'ın önündeki kafede otururken Genco Erkal geldi. Gelir tabii... Zira 28. İzmir Tiyatro Günleri kapsamında Marx'ın Dönüşü oyununu sergiliyordu ama o gün bir işi daha vardı: Günay Akarsu paneline katılarak tanığı Günay Akarsu'yu anlatmak. Konuşmacılardan biri de bendim; Merhaba gösteri topluluğu adına daha önce bu sitede sözünü ettiğim S. Günay Akarsu kitabını nasıl hazırladığımızı ve arkadaşlarımla benim için hocamız Günay Akarsu'nun ne anlama geldiğini anlatmak üzere...
Genco Erkal'ın konuşmasından benim hiç bilmediğim Dostlar Tiyatrosu'nun kuruluş yıllarına ilişkin pekçok şey öğrendim. Günay Hoca da kuruculardan biriymiş. Dostlar o zamanlar bir kültür merkezi gibiydi; tiyatro eğitimi vardı, Ruhi Su Dostlar korosu vardı (Sümeyra Çakır'ı anımsayın) ve bir de üye kartı çıkartılırdı izleyicilere.1980 öncesinden söz ediyorum. Arkadaşlardan biri panelin soru cevap faslına geçildiğinde işte bu üye kartını sordu Genco Erkal'a. Üye kartını hala saklıyormuş. Soru ve günün esprisi şuydu: Bu üye kartı hala geçerli mi? Kartın geçerli olup olmaması bir yana üye kayıtları ortada yokmuş. Elbette yoktur. 12 Eylül döneminde orada bir sürü kişinin adresini bulduklarını düşünsenize. Bugün biraz anlaşılmaz geliyor belki ama o dönem tüm üyeleri gizli örgütten içeri almaları işten değildi.
Panelin konuşmacılarından biri de Prof. Özdemir Nutku idi. 9 Eylül Üniversitesi tiyatro bölümü başkanı ve kurucusu. Türkiye'nin en 'baba' tiyatro adamı. O da Akarsu ile 1960'dan önce tanıştığını, uzun uzun mektuplaştıklarını söyledi. Tabii biz de hemen bu mektupları sorduk. Mektupları derlemeye de talip olduk.
Panelde Ankaralı tiyatro yöneticisi Özgür Başkaya da doktora tezini hazırlarken hocamızın yazılarından çok yararlandığını ve bugün de onun fikirlerinin uygulayıcısı olduklarını anlattı.
Çok özel ve sımsıcak bir paneldi kısacası.




28. İzmir tiyatro günleri kapsamında bizim panelden başka birçok toplantı yapıldı ve pekçok oyun sergilendi. Kalburüstü tiyatroların neredeyse hepsi İzmir'deydi. Semaver Kumpanya'dan Ortaoyucular'a, Oyun Atölyesi'nden Tiyatro Stüdyosu'na, Dostlar'dan Kenterler'e... İzmirlileri bu büyük ve başarılı organizasyonu 28 yıldır sürdürdükleri için cidden kutlamak gerek. İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne ve sevgili Bilgehan'a ise ev sahiplikleri için teşekkür borçluyum. Tabii bu babda Uğur,'u, Hülya'yı ve tüm İzmirli dostları da unutmuyorum.


1 Nisan 2010 Perşembe

Macar Evi



Yıkılan SEKA fabrikasının, Sekapark’tan ayrı düşmüş yemyeşil bahçesinde ilerliyorum. Yolun iki yanında yüksek çınarlar var. Kentin tam ortasında, dünya dışı bir yer gibi burası. Tren yolunun öte yanında, çılgın kalabalıktan uzak! Yaprakların hışırtısı dışında tek bir ses bile yok.
Thököly İmre Anı Evi’ne varıyorum.




Bahçede bir heykel var. Öncelikle ona yöneliyorum. Plakette şunlar yazılı: Yukarı Macaristan kralı Kont İmre Thököly'nin ölümünün 300. yılı münasebetiyle Macar-Türk Dostluk Derneği, Budapeşte; Macar Bilimler Akademisi, Budapeşte; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 13 Eylül 2005. Resimledikten sonra içeri giriyorum. Ve, evet, çok hoş bir küçük müze burası. Galoş giymeyi unutmuyoruz!





Engellilerin de rahatça gezebileceği şekilde tasarlanmış. Ne incelik! Bizler bu ülkede böyle inceliklere hayretle, içimizden bir alkış göndererek bakıyoruz ama uygar dünyanın müzelerinin, kentlerinin olmazsa olmazı bunlar elbette! Bina eskiden SEKA lojmanıymış. (SEKA lojmanları ki İzmit'i vakt-i zamanında şehir yapan yerler arasında saymak gerekir bence...) Thököly İmre’nin ölümünün 300’üncü yıldönümünde, Kocaeli Belediyesi, Macaristan Kültür Bakanlığı’na Thököly İmre "Anı Evi" yapma projesini sunmuş. Bunun için ikiz daire şeklindeki bir lojmanı ayırmış. Duvarlar yıkılarak iki daire birleştirilmiş ve iyi bir restorasyon yapılmış. Sergi holünde Thököly İmre’nin yaşadığı yüzyıla ait yapıtlar sergileniyor. Macaristan’dan getirilen bu yapıtlar arasında tablolar, sikkeler, tarihi belgeler ve silahlar bulunuyor.








Salonlar zamandizimsel gruplara ayrılmış. Bir salonda karşılıklı iki duvarda Thököly İmre ve karısı İlona Zrinyi’nin yağlıboya portreleri var. Birbirini seyrediyorlar adeta. Karşıda Thököly’nin sancağı, camekanda beratı.
Bir başka odada İmre Thököly'nin Kaçışı tablosu. Macar illerinden Osmanlı topraklarına uzanan kader yolculğunun başlangıcı yani... İlginç...
Ben oradayken başka hiçbir ziyaretçi gelmiyor. Bütün müzeyi büyük bir sessizlik içinde dolaşıyorum. Çıkışta kayıt defterini imzalıyorum. Bir önceki gün 80 kişilik bir grup geldiğini söylüyor görevli ama bugün kimse uğramamış. Böylesine hoş bir müzenin gelip gideninin bol olması için ayağımı sürtüyorum.

18 Şubat 2010 Perşembe

Sakin Cennet

ÖNNOT: Sakin Cennet buralarda görünmediğim zamanlarda çevirisini yaptığım kitaplardan biri. Geçtiğimiz günlerde Remzi Kitabevi yayınları arasında çıktı. Taze taze elime geçti. İlk olarak Milliyet Kitap'ta aşağıdaki yazıyla tanıtıldı.




John Grisham eski bir hukukçu.


İntikam soğuk yenen bir yemektir

John Grisham, “Sakin Cennet”te aynı mekânda geçen ancak birbirlerinden bağımsız öykülere yer vererek, okuyucuyu Mississippi topraklarında zamansız bir yolculuğa çıkarıyor.

Yaşadığınız kentte, bölgede ya da mahallede sizinle aynı havayı soluyan, aynı yollarda yürüyen veya aynı marketten alışveriş yapan insanların her şeyden bağımsız kendi dünyalarında neler yaşadıklarını bir düşünün.
Parçaları her tarafa yayılan yapbozu tamamlarken karşınızda ölümü an be an damarlarında hisseden bir mahkûmun, işsiz bir gencin, iflah olmaz bir kumarbazın yaşam mücadelesini de görebilirsiniz; davaları kazanmak için her şeyi göze alan bir avukatın, gece vardiyasında birtakım işler karıştıran hastabakıcının veya yıllar sonra doğduğu topraklara geri dönen bir AIDS hastasının iç dünyasına da yol alabilirsiniz. Sağlam temellere oturtulmuş olay örgüsüyle bir taraftan düşünce sınırlarını zorlayan bir taraftan da tüm gerçekliğiyle hayatın içinden insanların dünyalarına kapı aralayan “Sakin Cennet”, yoğun bir anlatım tekniğiyle kaleme alınmış öykü içinde öykülerle okurun elinden düşüremeyeceği bir kitap.

Ölümle sonlanan öyküler
Eski bir hukukçu olan Amerikalı yazar John Grisham, yedi kısa öyküyü bir araya getirdiği “Sakin Cennet”te ABD’nin Mississippi eyaletindeki Ford bölgesinde meydana gelen olaylara ve birbirlerinden habersiz insanların yaşamlarına büyüteç tutuyor. “The Firm” (Şirket) ve “The Client” (Müşteri) gibi romanları beyazperdeye uyarlanan yazar, okuru 1989 yılında yayımlanan ilk romanı “A Time to Kill”in (Öldürme Zamanı) geçtiği yere geri götürüyor.
Romanlarında genellikle çokuluslu şirketlerin kendi içlerindeki hesaplaşmalarına, büyük ölçekli ve ses getiren kamu davalarına, hukuk ve siyaset dünyasına yer ayıran yazarın bu kitapta yine odaklandığı konulardan uzak durmadığı dikkat çekiyor.
Toplumsal ve psikolojik sorunlara göndermeler yaparak, hikâyelerinin birçoğunu ölümlerle sonlandıran Grisham, özellikle “Raymond’un Sonu” ve “Tuhaf Oğul”da okuru “Ben onların yerinde olsaydım ne yapardım?” sorusunun cevabını bulmaya yöneltiyor. Yazar, öykü kahramanları arasında gerçekleşen diyalogların ve detaylı betimlemelerin ağır bastığı hikayelerinde zaman kavramının uzağında yol alan karakterlerin dış dünyalarına da ayna tutuyor, kimi zaman hüzünlendiren kimi zaman da meraklandıran geniş bir yelpazede özgün örnekler veriyor.

Ertelenmiş hayatlar
“Sakin Cennet”te yer alan “Kan Bağışı” adlı ilk öyküde birçok toplumda sorun oluşturan bir yaraya parmak basan Grisham, bir inşaat iskelesinin çökmesiyle ağır yaralanan bir gencin içinde bulunduğu durumun yanı sıra, bu gence acil kan bağışında bulunmak için yola çıkan Fordlu üç delikanlının başından geçen olayları aktarıyor.
Öyküleri okurken, 72 yaşında tekerlekli sandalyeye bağlı yaşayan, üç çocuk annesi Inez’in, en küçük oğlu Raymond’un işlediği suçlar nedeniyle idama mahkûm edilirken yaşadığı acılara da ortak oluyoruz.
“Eski Dosyalar” adlı öyküde başkalarının çözümsüz sorunlarıyla meşgul bir avukat olan Mack Stafford’un yürümeyen evliliğinden kurtulmak ve yeni bir hayata ‘merhaba’ diyebilmek için neleri göze alabildiğine kafa yorarken; bir yandan da kahramanın Filipinler’deki iş bağlantısını ilgiyle okuyoruz.
Kitapta ayrıca başlarına gelen kötü olayları unutmayan, sorumlu kişilerden günün birinde öç almayı kendisine görev bilmiş öykü kahramanlarının psikolojik dünyaları da okura aktarılıyor. Her insanın bir gün toplumsal gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağının vurgulandığı “Sakin Cennet”, okura ‘ertelenmiş hayatların pençesinde kalan bireylerin iç hesaplaşmalarla nereye kadar gidebileceklerini’ sorgulatan bir kitap.

MİNE ÖZDEMİR

12 Şubat 2010 Cuma

İzmitlilerin Leyla Abla’sı







LEYLA ATAKAN (1925-1971)

İçinde bulunduğumuz Şubat ayı İzmitlilerin Leyla Abla’sı Leyla Atakan’ı ölüm yıldönümünde andıkları ay. Bu vesileyle ben de blogun adına (Nicomedian) uygun bir yazı yayınlamak istedim.
Leyla Atakan İzmitlilerin unutamadıkları bir belediye başkanı. Yalnız İzmit’in değil aynı zamanda tüm Türkiye’nin ilk kadın politikacılarından. Genç yaşta bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Sosyal belediyecilik anlayışını ön plana çıkardı. Kocaeli Fuarı’nı kurdu. Arkasında onu unutulmaz yapan birçok eser bıraktı.



1925 yılında İzmit’in Maşukiye beldesinde doğdu. İstiklal Savaşı kahramanlarından İnönü ve Atatürk’ün silah arkadaşı Orgeneral Hasan Atakan'ın kızıdır. Trabzon Lisesi’ni bitirdi.
1955 yılında Maşukiye CHP Ocak Başkanı olarak 30 yaşında politika yaşamına girdi. Maşukiye’ye 1960’da yapılan ilkokulun yapılmasında büyük katkıları oldu. 1963 yılında İl Genel Meclisi üyeliğine seçildi. Ardından CHP Kocaeli İl Başkanı oldu.
2 Haziran 1968 yerel seçimlerinde İzmit Belediye Başkanı seçildi. Bir kadının bir ilde belediye başkanı seçilmesi, ilk olması dolayısıyla ülke çapında yankı yaptı. Henüz 42 yaşındaydı ve illerde partiler tarafından gösterilen tek belediye başkanı adayıydı. Kadın erkek eşitliğinin politikada da hayata geçtiğinin canlı örneğiydi.
Burada bir parantez açmak gerek. 5 Nisan 1930 tarihinde TBMM’de görüşülen yeni belediyeler yasasındaki değişiklik, kadınların belediye seçimlerinde oy kullanmalarına ve belediye meclisine üye olmalarına olanak sağladı. İlk parti üyesi kadın Prof. Dr. Afet İnan oldu. Bundan tam 20 yıl sonra 30 Eylül 1950 tarihinde Mersin’de meclis üyeleri oy birliği ile Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni Müfide İlhan’ı başkanlığa seçtiler. Ancak o, bir süre sonra kendi isteği ile görevi bıraktı. Leyla Atakan ise 1968’de İzmit Belediye Başkanlığı’na seçildi ve çok aktif bir belediye başkanı portresi çizdi.
Üç yıl yaptığı belediye başkanlığı sırasında sosyal belediyecilik anlayışıyla halka hizmet etmeyi seçti. Bu yüzden halk tarafından çok sevildi. Çalışkandı; halka yakındı; kadın siyasetçilerin yolunu açan kişiydi.
Kocaeli Fuarı’nın temellerini attı. Leyla Atakan'ın öncülüğünde 2 Nisan 1969 tarihinde başlayan çalışmalarla İzmit Körfezi kıyısındaki bataklık alan dolduruldu ve böylece fuarın bugünkü yeri olan 35 bin m2'lik alanda 3. Kocaeli Sanayi Sergisi’nden Kocaeli Fuarı’na gidilen yol açılmış oldu.
Sosyal faaliyetleri ile sivrildi. Ölünceye kadar Kocaeli Verem Savaş Derneği başkanlığı görevini yaptı. Maşukiye Güzelleştirme ve İlkokul Yaptırma Derneği kurucu başkanı ve yönetim kurulu üyesiydi.
Dönemini tamamlayamadan 1971 yılında geçirdiği trafik kazasında üç mesai arkadaşı İsmail Kolaylı, Feridun Özbay ve Abdurrahman Yüksel’le birlikte hayatını kaybetti. Yaptığı hizmetler nedeniyle vefalı İzmit’liler tarafından adı okul, park, kültür merkezi ve caddelere verildi. Şimdilerde her yıl belediye tarafından törenle anılıyor.