20 Mart 2008 Perşembe

Dünya Şiir Günü

Ve şairler boyuna kimlere yazarlar
yıkılmış köprülerin başında
ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
ve şairler onlara geldimlere yazarlar
Bunlar Necatigil'in dizeleri. Yazı adlı şiirinden. İnsanda her kötülüğe karşın umut varoldukça şiir de var olacak der gibi. Oruç Aruoba'nın şiirin felsefeden bile önce geldiğini ileri sürdüğünü okumuştum bir yerlerde. Yarın (21 Mart) Dünya Şiir Günü. Yani şiirin sonsuzluğuna inananların günü.
Bu sene PEN, 2008 şiir büyük ödülüne Ahmet Oktay'ı değer bulmuş. Ödülü kendisine 21 Mart'ta düzenlenecek etkinlikte verilecek. Her yıl olduğu gibi bu yıl da gün dolayısıyla bir bildiri kaleme alınmış. Bu yılki şiir bildirisi şöyle:

ŞİİR: "DİLİN İÇİNDEKİ YABANCI DİL"
Şiirin iç çekişinde ya da haykırışında duyduğumuz, varlığın ve varoluşun sesidir. Eğer şiir, en derin metafizik kaygıları olduğu kadar, en güncel politik istekleri de dile getirebiliyorsa, bu ; hem toplumsal etkinliğimize hem de tinsel beklentilerimize ait oluşundandır. Şiiri bir biçim sanatı olarak tasarlamak ya da tanımlamak, onu bir içerik sanatı olarak da tanımlamaktır. Biçimi olmayan hiçbir öz ve vice versa; özü olmayan biçim yoktur. Sadece ilişkiler ve karşıtlıklar vardır şiirde. Evet'le hayır arasında diyalektik bir gidiş geliş, Şiir budur. Şiirsel imge, tam da Hegelci/Marksçı anlamda, karşıtların birliği ve çözülüşüdür. Tam da bu yüzden, şiirden hem her şey, yani tinsel ve toplumsal yaşamımızın olumlu ve olumsuz ögeleriyle dolmuş bütünlüklü görünümünü dillendirmesini hem de hiçbir şey olmamasını, yani göndergesiz bir söylem kurmasını bekleriz. Ama son kertede şiir, Pindaros'tan bu yana, toplumsala gömülüdür ve toplumsal olarak düzenlenmiştir. Şiir, belirsizlikle doludur. Şair, başladığı bir şiir hakkında bir ön düşünceye sahip olsa bile, şiirinin bütününün ne olacağını bilmez. Şiir, bir yerde bilinçdışı ile bağlantılıdır. Iris Murdoch, şiirin "doymak bilmez her yerde oluşundan" söz eder. Evet, her yerdedir şiir. Şiirsel dil, sınırları iyice belirgin bir şey'in ya da bir duyumun, betimi değil, bir haline geliş'in dilidir. Deleuze/Guattari ikilisinin sözleriyle, şiir "dilin içindeki yabancı dildir" Şiir, en uzlaşmacı göründüğü noktada bile, yabanıl ve hayırlayıcı olmayı başarır. Verili gerçekle yetinmeyiş, şairin başkaldırıcı gücünün besleyici toprağıdır. Şiirin düzeni, son kertede bir düzensizliği ima eder. Küresel kapitalizm imgeler alanını, yani sanatsal alanı da sömürgeleştirmiş bulunuyor. Ama şiiri halâ sömürgeleştiremedi ve Pazar Ekonomisi'ne eklemleyemedi. Magazinel edebiyat basını, şiiri halâ manşet yapamıyor ve ayağa düşüremiyor. Nietzsche "çekiçle felsefe yapmaktan" söz etmişti. Şair, halâ çekiçle yazabiliyor.

19 Mart 2008 Çarşamba

Çocuklar toplumun aynası


doctus


Doctus çocuk istismarı konulu bir etkinlik başlatmış. Meltem de beni MİM'lemiş. Seve seve katılıyorum. Teşekkürler Meltem...
...............

Çocukluğumdan (herhalde beş altı yaşlarım olmalı) hatırladığım en erken şarkı “Yağ satarım bal satarım/ Ustam ölmüş ben satarım/ Yağ satarım bal satarım/Yağlıca ballıca dayak atarım.” Bir çocuk şarkısı olarak ne korkunç değil mi! Peki ama bu çok bilindik çocuk şarkısı neden dayak ve ölüm içeriyor? Acaba dayağın ölümün şiddetin çocuk oyunlarına kadar girebilmesinin nedeni, maddi ve manevi şiddetin hayatın bu kadar içinde olması, iyice kanıksanması mı?
Yine çocukluğumda radyoda Çocuk Bahçesi diye bir program vardı. ’Arkası Yarın’ın çocuk versiyonu... O diziyi hiç kaçırmazdım ben. Attikus'lu, Işık Yenersu'lu Bülbülü Öldürmek vardı. Heidi Alp Dağlarının Kızı piyesinin anons müziği de unutulmazlarımdandır. Neşeli bir müzik içinde koyun meleyişleri, çıngırak sesleri. Hatırladıkça hala mutlu olurum.
Düşünüyorum da ben evde (ve ilginçtir ki okulda sıra dayağı denen şeyde, -yani cetvelle ellere vurma- sıra bana gelince öğretmen en hafifinden vururdu; çünkü ben o daha vurmadan ağlamaya başlardım:)) suçsuz yere cezalandırılmak o kadar gücüme giderdi) hiç mi hiç duyumsamadığım şiddeti galiba sokakta duyumsadım.
Duyumsayınca da sudan çıkmış balığa döndüm. Acaba ben mi onlara uymalıydım onlar mı bana?

Ben çocukların fiziksel, cinsel, duygusal istismarı ve ihmali gibi çok geniş kapsamlı bir konuyu sadece aile açısından ele almak istiyorum. Çünkü sorunun aileden başladığına inanıyorum. Okulla devam ediyor ve bütün topluma dalga dalga yayılıyor. Çoğu zaman da şiddet biçimini alarak... Çocuk istismarının nedenleri* arasında, ekonomik sıkıntılar ve anne babanın çocuğa (gerek ekonomik yetersizlik gerekse de çok çocuklu olmak, bilinçsizlik, kendisi de aynı şekilde yetiştirilmiş olmak gibi nedenlerle) yeterli ilgiyi verememesi başta geliyor. Bu nedenle anne (ve baba) eğitimi çok önemli. (Hani bir AÇOK’lar vardı. Ne oldu onlara?)
‘Okullarda niye şiddet var?’ ‘Bu topluma da ne oluyor böyle?’ veya 'Internet'teki bu çocuk istismarı sitelerinin sayısı neden bu kadar çok?' demeden önce herkes kendi kapısının önünü temizlemek zorunda. ÇOCUK İSTİSMARINA SON sloganını ben bu bağlamda algılıyorum. Oysa arada bir okşanmadan (!) çocuk yetiştirilmez diye düşünen eğitimli(!) anne çok. Bu nedenle çocuk istismarına son kampanyası gibi etkinliklerle bir farkındalık oluşturmanın yararına inanıyorum. Denize denizyıldızı atanların sayısı bir kişi fazla olsa fena mı olur?
Dilerim hiçbir çocuğun gülüşü solmasın. Hepsi Attikus ve çocuklarının sevgi bağlarıyla örülmüş, Heidi ve Peter gibi özgür ve mutlu olsunlar.


.............

* Çocuk İstismarını Önleme Derneği’nin sitesinde istismara yol açan riskler şöyle sıralanıyor:


• Ciddi ekonomik sıkıntı
• Çok çocuklu aile, kardeşler arasında yaş farkının az olduğu durumlar.
• Üvey ebeveyn, tek ebeveyn.
• Alkol- uyuşturucu bağımlısı ebeveyn
• Kendisi de çocukluğunda istismar görmüş ebeveyn
• Çok genç anne
• Eğitimsizlik
• Aile içinde geçimsizlik, gerginlik
• Aile içi şiddet, diğer çocukların da istismara uğramış olması
• Ailede ruhsal hastalık
• İstenmeyen gebelik sonrası doğmuş çocuk
Çocuğun kendinden kaynaklanan özellikler ( sakatlık, prematüre ya da düşük doğum ağırlığı, hiperaktif, zihinsel engelli)

4 Mart 2008 Salı

"Başkalarının Acısına Bakmak"

Filistinliler neye benzer? Susan Sontag “Başkalarının Acısına Bakmak” adlı kitabında başkalarının acısına görüntülerden (televizyon, gazete, fotoğraf) bakan insanoğlunun hemcinsine nasıl duyarsızlaştığını anlatır. Başkalarının acısı insanlar için bir seyir malzemesi oldu artık. O kadar çok öldürülen Filistinli görüyoruz ki artık olanlara duyarsızlaşıyoruz. Beyin yıkama aleti olarak televizyon beynimizi iptal ediyor adeta. Karşılaştığımız bilgi bombardımanı nedeniyle, ilgimizi aynı konuya bir türlü odaklayamıyoruz. Filistin haberlerini de diğer haberler gibi tüketip geçiyoruz. İsrail tanklarıyla tüfekleriyle Gazze’de dolandı durdu günlerce. Amerika’nın sesi çıkmadı elbette. İsrail'in Sderot kasabasına düzenlenen roket saldırısının 1 sivilin ölümüne yol açmasının ardından, Gazze Şeridi'ndeki 3 büyük yerleşim bölgesine giren İsrail zırhlı araçları ve özel birlikleri, 22'si çocuk, yarısına yakını sivil olan en az 116 Filistinlinin ölümüne, 350'sinin yaralanmasına yol açtı. Kimdir bu Gazze’de sürgün yaşayan Filistinliler, neye benzerler acaba? 1948’den beri sürgün yaşamak ne demektir? Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda bir Filistinli arkadaş grubum oldu. Birlikte Filistin folkloru çalıştık. Daha doğrusu onlar bize öğrettiler. Kimisi zengin kimisi orta halli ailelerin çocuklarıydı. İstanbul’a üniversite okumaya gelebildiklerine göre fakir yoktu aralarında sanırım. İçlerinden bazıları Yeniköy’de bir evde otururdu. O evde bize Arap yemekleri pişirmişlerdi bir gün. Etli pilav cinsinden yemekler, yanında salatalarla. Türkçeyi pek kıvıramamışlardı. Bir de babası Filistinli annesi Türk bir arkadaşım vardı yine o yıllarda. Evlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin dağılan kolyenin boncukları gibi dünyanın her yanına dağıldığını onlarla konuşmalarım sırasında anlamıştım. Kimisinin ailesi Ürdün’de kimisinin Arabistan’da, Suriye’de vb... Kimisi gerillalığa ara verip gelmiş, kimisi petrol zengini babasının parasını yemekle meşguldü. Ortak özellikleri ise vatansızlıklarıydı. Yine de kendi geleneklerini ve kültürlerini bizlere öğretmeye ve yaşatmaya çalışıyorlardı. Oysa onları daha yakından tanımak çok kolaydı. Suriye bir minibüse atlayıp gidebileceğiniz mesafede Hatay’dan. Beyazıt meydanında dolaşırken karşılaşacağınız bir Bağdat’lı gezgini kendi insanınız sanırsınız. Yüzü size o kadar benzer ki. Yani sıcak ve dosttur Ortadoğu insanı. Yine ilkgençliğimde ben Doğu /Güneydoğu Anadolu ve Ortadoğu’luları hep esmer sanırdım; bu Filistinlilerin üçte birinin sarışın mavi gözlü olduğunu görünceye kadar. Sonra bir gün Antep’li bir arkadaşım ‘bizim oralardan ne de olsa Haçlılar geçmiş’ dedi de meseleye uyandım! İşte bu dağılmış kolyenin rengarenk boncuklarından yüzden fazlası daha İsrail tarafından avlandı. Tek suçları İsrail’in kendine istediği topraklarda doğmuş olmaktı. Bense her Ortadoğu haberinde olduğu gibi yine bize kendi folklor oyunlarını öğreten Hani’yi Ala’yı, Muhammed’i, düşündüm durdum. Hala sağ olduklarına pek ihtimal veremesem de... Yine de umut her zaman vardır; çünkü sular yükselince, balıklar karıncaları yer ama sular çekilince de karıncalar balıkları yer... Müzik notu: Buraya Filistinli genç yetenek Rim Banna'nın çocuklara ağıtlarından birini koymak istedim ama youtube'da bulamadım. Bir başka şarkısını dinleteyim.Fares Oude.
.............................................

Ağlama Ortadoğu

Kül, yeniden ateşiyle barışıyor
Amerika senin yüzünden
Titriyor dağları Ortadoğu'nun
Amerika senin yüzünden
Ağlama çocuk toprağa kulağını daya
Yeni değil bu, Küba, Vietnam, Irak
Ağlama, tarihi dinle ve güven
Gözyaşların kalkanın olsun, bırak
Gül yeniden dalıyla barışıyor
Amerika senin yüzünden
Ürperiyor ağacı özgürlüğümüzün
Amerika, yenileceksin, inan
Artık her yer Afganistan! (Şiir:A.Erhan)

....................
Gazze’de katledilen masum sivillerin anısına...
* * *
1
Boya kutusunu önüme koyuyor oğlum
Bir kuş çizmemi istiyor benden
Kül rengine batırıyorum fırçayı
Bir dörtgen çiziyorum, üstüne bir kilit ve çubuklar
Oğlum, gözleri dehşet dolu, diyor ki bana:"Ama bu bir hapishane...
Yoksa bilmiyor musun baba, kuş çizmeyi sen?"
Oğlum, diyorum ona, ayıplama beni
Kuşların biçimini unuttum inan.
2
Kalem kutusunu önüme koyuyor oğlum
Bir deniz çizmemi istiyor benden
Kurşun kalemi alıyorum
Siyah bir daire çiziyorum
Oğlum diyor ki bana: Ama bu siyah bir daire, baba
Deniz çizmeyi bilmiyor musun yoksa?
Ona diyorum ki: Oğlum
Eskiden deniz çizmekte ustaydım
Ama bugün...Oltayı aldılar benden
Av yaklaşmıştı oysa...
Mavi renkle konuşmamı da yasakladılar
Özgürlük balığını yakalamamı da.
3
Resim defterini önüme koyuyor oğlum
Buğday başağı çizmemi istiyor benden
Kalemi alıyorum
Bir üçgen çiziyorum ona
Resim sanatındaki bilgisizliğime şaşırıyor oğlum
Şaşkın şaşkın diyor ki:Üçgenle başak arasındaki farkı bilmiyor musun baba?
Ona diyorum ki, oğlum
Eskiden başağın biçimini bilirdim ben
Somunun biçimini
Gülün biçimini.
Ama bu metalik çağda
Ormanın ağaçları
Silahlı adamlara katıldı ya
Güller, lekeli giysilere büründü ya
Silahlı başaklar çağında
Kuşlar silahlı
Kültür silahlı
Din silahlı
Bir somun alsam
İçinde tabanca buluyorum
Bir gül koparsam bahçeden
Silahını dayıyor burnuma
Bir kitap alsam kitapçıdan
Parmaklarımın arasında patlıyor...
4
Yatağımın kenarında oturuyor oğlum
Bir şiir okumamı istiyor benden
Gözümden bir damla yaş düşüyor yastığa
Korkuyla izliyor oğlum ve"Ama baba diyor, bu gözyaşı, şiir değil!"
Ona diyorum ki: Büyüdüğün zaman oğlum
Arap şiir kitaplarını okuyunca
Sözcükle gözyaşının kardeş olduğunu göreceksin
Ve Arap şiirinin yalnızca
Parmaklar arasından çıkan
Bir damla gözyaşı olduğunu...
5
Oğlum kalemlerini, boya kutusunu önüme koyuyor
Bir yurt çizmemi istiyor benden
Fırça titriyor elimde
Ağlayarak düşüyorum...



....................................................



Haluk Şahin yazmış aşağıdaki yazıyı: Yetti artık şu elit safsatası. Yedi yıldızlı otellerde düğün yapan para babaları mı yoksa beş yüz bin emekli maaşıyla yaşamaya ve ekmeğinin onurunu korumaya çalışan insanlar mı halk bu ülkede? Ülkenin tüm para kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyenler mi elit yoksa kolejlere parası yetmeyip yatılı okullarda okuyup meslek sahibi olan askerler ve hukukçular mı? Kimin hakkını kim gaspediyor? Kim ne için meydanlarda sesini çıkarıyor? Cevaplar çok açık aslında. Bundan ötesi çıkar hesaplarına girer... Bazılarının halk mitingleri için bu kadar delirmesi de olsa olsa kuyruklarına basıldığı içindir...

22/02/2008
Türkiye'deki değişimi, toplumu baskı altında tutan laik bir elit ya da seçkinci tabakayı demokratik yollardan tasfiye mücadelesi olarak tanımlayanlardan geçilmiyor. Ülkemizin son dönemlerde yaşadıklarını basitleştirdiği için, yabancı gazetecilere ve bu arada özellikle etkili gazete New York Times'ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise'e pek çekici gelen bu iddiaya da eleştirel olarak bakmanın zamanı gelmedi mi? İşin ilginç yanı, ben bu analizi ilk olarak New York Times'ın büyük patronu Arthur Sulzberger jr.'den duymuştum. Sanırım 1998'de, New York Times'ın o zamanki İstanbul Büro Şefi Stephen Kinzer, Tarabya'da bir balık lokantasında yemek vermişti. Sulzberger'in yanı sıra Fazilet Partisi milletvekili Abdullah Gül ve birkaç başka gazeteci vardı. Türkiye'de o dönemde yaşananları yanıma düşen Sulzberger'e anlatırken adam birden celallendi: "Siz laik elitler halkın yönetime karışmasını istemiyorsunuz" türünden bir şeyler söyleyince sinirlenme sırası bana geldi: "Siz hangi elitten bahsediyorsunuz? Benim babam Anadolu'nun yoksul bir köyünde doğmuş, devlet burslarıyla okumuş. Ben ikinci kuşağım. Ama isterseniz sizin ve Amerikan elitinin yedi kuşaktır gittiği bir avuç liseyi ve üniversiteleri sayayım ve size sorayım. Siz bunlardan hangilerine gittiniz?" Tatsız bir gece oldu. Amerikan oligarşik elitinin en tepesinden gelen birinin bize halkçılık pozu atması tepemi attırmıştı. Daha sonra bu 'laik elit halka karşı' formülü hem yabancı muhabirler hem de bizim liberaller tarafından benimsendi. AKP'nin yükselişi, halkın laik seçkincilere karşı demokratik başkaldırısı olarak resmedildi. Karşı konulamayacak kadar cazip bir tanımlamaydı bu. Kim baskıcı elitlere karşı mücadele veren mazlumlardan yana olmak istemez ki! Bu basmakalıp analiz öylesine yaygınlaştı ki, Cumhuriyet mitinglerinde meydanlara dökülmüş ve cebindeki üç-beş liranın hesabını yapan emekli öğretmenlerden, horlanmış işçilerden ve yorgun ev kadınlarından bu elitin temsilcileri olarak söz edildi. Ne eliti! Geçim sıkıntısından kıvranan, lokantaya gidecek para bulamayan alt-orta ve orta sınıf ne zaman oligarşik elit oldu? Dendi ki "Tüm elitler gibi onlar da kendi ayrıcalıklarını savunuyorlar. Vakti dolmuş tüm elitler gibi onlar da silinip gidecekler!" Hangi ayrıcalık? O kalabalıklara katılanların büyük bir çoğunluğu hayatında lüks otel lobisi bile görmemiştir. Hayatında uçağa binmemiş olanları çoğunluktadır. Elit oldukları için o meydanlarda değildi onların çoğu: Cumhuriyet'in eğitim sisteminin yıllar boyu onlara öğrettiklerine inandıkları için oradaydılar. Kendilerine bebeklikten itibaren öğretilenlerin doğru olduğunu sandıkları için oradaydılar. Onlara Atatürk'ün kıyafet devriminin çok önemli olduğu anlatılmıştı. Kadının örtülerini atıp sosyal hayata katılmasının medeniyetin vazgeçilmez bir özelliği olduğu söylenmişti. "Günün birinde bu devrimlerin tehlikede olduğunu fark edersen sakın yöneticilerin uyanmasını bekleme, kendin müdahale et!" diyen nutuklar ezberletilmişti... Ve onlar, gittikleri okullarda, katıldıkları bayramlarda kendilerine binlerce kez söylenen bunlara inanmış, hayatlarını ona göre kurmuşlardı. Şimdi onlara "Geçmişe mazi derler" deniyor ve ekleniyordu: "Sizi gidi ayrıcalıklı ve baskıcı bir elit mensupları sizi! Size öğretilenleri doğru sandınız ha!" Kimin tarafından mı deniyordu? Çocuklarına yedi yıldızlı otellerde trilyonluk düğünler yapanlar tarafından deniyordu. Lüks mağazalardan 300-500 avroya başörtüsü eşarp alanlar tarafından deniyordu. Sosyolojide 'elit'in çeşitli tanımları ve türleri vardır: Eğer söz konusu olan 'sınıfsal' ayrıcalık ya da zenginlik ise, o elit, TÜSİAD'ı ve MÜSİAD'ıyla geçen seçimde AKP'yi destekledi.. Eğer 'eğitsel' bir elitten söz ediliyorsa, onların kremasını oluşturan liberaller de AKP'den yanaydılar. Eğer hacı hoca, tarikat reisi, cemaat lideri türünden 'dinsel' elitten söz ediyorsak onların da kimi destekledikleri belli. E, ne kalıyor geriye? Çoğu köylü çocuğu olan askerler ve yargıçlar mı? Sosyoloji kitaplarına göre, 'siyasal' elitin temel işlevlerinden birisi ülkenin yöneticilerini içinden çıkarmaktır. O ölçüte göre bir bakar mısınız son çeyrek yüzyıla; Turgut Özal, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan nereden çıktılar? Bir kuşakta zirveye ulaşılabilen bir ülkede katı ve baskıcı elitist bir sistemin olduğundan söz edilebilir mi? Yeter artık bu kadar safsata! Yabancıları da, kendimizi de kandırmayalım!


BİR EK YAPAYIM BU UZUN YAZIYA OLDU OLACAK... Aynı konuda Gündüz Vassaf da farklı düşünmüyor, Radikal'de 17 Mart tarihli yazısından benim anladığım. Türkiye'nin bir Amerikan projesi olduğunu hala göremeyenler olması ne tuhaf.

"Günümüzde yabancı basında Türkiye, "NATO ülkesi" yerine kendisine yeni biçilen rolle "Müslüman ülke" kimliğiyle tanıtılıyor. (Oysa Batı ne Japonya'dan budist ülkesi diye söz eder, ne Kanada'dan Hristiyan, ne de Hindistan'dan Hindu diye) Türkiye'nin hızla benimsenen ve benimsettirilen yeni kimliğine uygun yeni bir tarih yazılıyor, yeni bir geçmiş yaratılıyor, yeni bir cepheleşme, gündelik yaşamda yeni bir dil oluşturuluyor. New York Times gibi gazetelerin öncülüğünde yabancı basının yansıttığı tabloya göre, cumhuriyet boyunca devlet seçkinleri tarafından yönetilen Türkiye'de değişim rüzgarları esiyor. Kuruluşunda solun, hatta komünistlerin de desteklediği Demokrat Parti "Yeter söz milletindir" diye Ankara'ya karşı Anadolu'yu seferber ederek tek parti istibdatına baş kaldırmamış gibi, sanki çobanlık yapan Demirel ve akranları, köy kökenli Özal ve biraderleri Çankayalı olmamış gibi, sanki Sabancılar, Koç'lar gibi Türkiye'de zenginler, Genel Kurmay Başkanı askerler hiç "halktan" gelmemiş gibi, aynı onlar gibi devlet ve ABD'yle bütünleşen günümüz iktidar ve yandaşlarını, üstelik mağdurlarmış gibi, ilk diye lanse ediyorlar. Günümüzde yabancı basında Türkiye, "NATO ülkesi" yerine kendisine yeni biçilen rolle "Müslüman ülke" kimliğiyle tanıtılıyor. (Oysa Batı ne Japonya'dan budist ülkesi diye söz eder, ne Kanada'dan Hristiyan, ne de Hindistan'dan Hindu diye) Türkiye'nin hızla benimsenen ve benimsettirilen yeni kimliğine uygun yeni bir tarih yazılıyor, yeni bir geçmiş yaratılıyor, yeni bir cepheleşme, gündelik yaşamda yeni bir dil oluşturuluyor. New York Times gibi gazetelerin öncülüğünde yabancı basının yansıttığı tabloya göre, cumhuriyet boyunca devlet seçkinleri tarafından yönetilen Türkiye'de değişim rüzgarları esiyor. Kuruluşunda solun, hatta komünistlerin de desteklediği Demokrat Parti "Yeter söz milletindir" diye Ankara'ya karşı Anadolu'yu seferber ederek tek parti istibdatına baş kaldırmamış gibi, sanki çobanlık yapan Demirel ve akranları, köy kökenli Özal ve biraderleri Çankayalı olmamış gibi, sanki Sabancılar, Koç'lar gibi Türkiye'de zenginler, Genel Kurmay Başkanı askerler hiç "halktan" gelmemiş gibi, aynı onlar gibi devlet ve ABD'yle bütünleşen günümüz iktidar ve yandaşlarını, üstelik mağdurlarmış gibi, ilk diye lanse ediyorlar. "

21 Şubat 2008 Perşembe

Kadın Dili: Beauvoir, Alatlı

Zaman gazetesi, Alev Alatlı’nın kadın diline ilişkin yazısını sansürlenmiş. Yol ayrımına yeni bir örnek mi? Malum, AKP ile liberal aydınların altı yıldır paralel giden yolu bugünlerde ayrılmış görünüyor. Erdoğan’a karşı sert yazılar kaleme almaya başladılar bile. Ne güzel yakışıyorlardı aydın olma haliyle ampul simgeli AKP birbirine halbuki...

Türban konusunda elbette kadınların belirleyici olmasını savunmak gerekiyor. Alatlı’nın söz konusu yazısında söylediği de bu: “Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil... Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.”

Medyatava yazarı Neslihan Acu da, konuyu irdeliyor, Alev Alatlı'nın yayınlanmayan yazısı, liberallerin isyanı ve kadın dili üzerine kaleme aldığı yazıda. "Muhafazakar medyanın erkekleri belki sadece kuş dilini, kepçe dilini, bir de yabancı dilleri bilir dil olarak ama işte bir de kadın dili vardır," diyor.

Kadının saçını kapaması tartışmaları sürerken bir de açılıp saçılması konusu çıktı. Tesadüf sayılmaz elbette. Her ikisi de kadın üzerinden giden bu tartışmalarda herhalde erkeklerin başı çekmesini yadırgamak gerekir. Simon de Beauvoir’ın Hürriyet’te basılan fotoğrafı üzerine çok yorum yapıldı. Köşe yazarlarının bazıları neyse ki fikirlerine de atıfta bulundular.

E. Özkök, Beauvoir’ın güzel bir kadın sayılamayacağından hareketle, “Kadını güzel yapan, efsane haline getiren başka şeyler de var. Dedim ya, mesele aynanın önünde öyle durmayı bilmek,” diye yazdı.

R. Muhtar’ın dilinde ise hala ”feminizm kadını erkekleştiren bir ideoloji” teranesi var. “Kendileri aşk hayatını dolu dolu ve kadın gibi yaşayan erkekleşmeyen kadınlardı onlar... İzlerinden gidenler erkek gibi olmayı kadınlık zannettiler...” diye yazıyor. Bu fazla kaba bir genelleme olmuş bana kalırsa. Bu kısmına pek katılamasam da “Feminizm kadın haklarını savunduğu ölçüde ilericileşmiş, kadınları erkeklere benzettiği ölçüde zırvalamıştır...” da diyor ki buna katılmamak mümkün değil. (R. Muhtar artık ciddi yazılar yazıyor gördüğünüz gibi...)

Bu iki köşe yazarının çok beğendiği anlaşılan fotoğrafa Enis Batur’un yorumu şöyle:"Ne var fotoğrafta, aslında hiçbir şey. Yazarları, düşünürleri üryan görmeye alışmamışız, hepsi bu. Yarım yüzyıldır çekmecede kalmış bu fotoğrafın yayımlanmasına diklenenler tuhafıma gidiyor açıkçası: Simone de Beauvoir’ın mektupları daha az mı çıplaktı?"

Eh bu kadarına da şükür. Beauvoir’ın düşünceleriyle hiç mi hiç ilgilenmeden sadece fotoğrafıyla da ilgilenenler çok... Günümüzün göstermeye dayalı dünyasının hep yaptığı gibi... Oysa Beauvoir’ın gerçeği -bir düşünür olarak- elbette düşünceleridir; görüntüsü ise sanal tarafıdır.

Günümüzde sanal değerler üzerinden konuşulduğunu, "liberal" dünyada bunun makbul olduğunu, bu fotoğrafın kopardığı kuru gürültü de gösteriyor. Türban tartışmalarında Alev Alatlı’nın sesini kısıp erkeklerinkini duyurma gayretleri aynı gerçeğe işaret ediyor. Asli değerleri yutan, bunun yerine sanal değerleri pazarlayan bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki.

.........
Dip not: Bir müzik/site önerisi. Bu karamsar havayı biraz olsun dağıtmak için. Bisküvi Adam, genç ve ışıltılı bir grup. Yeni sesler dinlemek isteyenlere. Taze gevrek müzikler yapıyorlar. Hani eskiden Bisküvi Adam alırdı anneler çocuklarına. Çayla iyi giderdi. O eski bisküviler gibi işte. Buradan dinleyebilirsiniz.

27 Ocak 2008 Pazar

"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"


Abidin Dino sergisi* bugün bitiyor. Mutlululuğun (ve mutsuzluğun) resmini görebilenlere ne mutlu! Bu sergiye gitmeyi ve çektiğim resimleri yayınlamayı çok istedim ne yazık ki olmadı. Benim gibi sergiyi görmek isteyip de göremeyenler için birkaç sergi fotoğrafı eklemek istedim buraya. Bu fotoğrafları bütün sergilerin, toplantıların, organizasyonların "müdürü" sevgili arkadaşım Dündar İncesu çekti. Cömert paylaşımın için teşekkürler Dündar.



Abidin Dino'nun gözünden doğduğu büyüdüğü kent İstanbul. Dino 1952'de siyasi nedenlerle (komünizm suçlamasıyla) aldığı sürgün cezası sona erince Türkiye'den kesin olarak ayrılıp Fransa'ya yerleşti. Ömrünün sonuna kadar (1993) Paris'te, anavatanından uzakta yaşadı...



Dino'nun Paris'te 1968 öğrenci olayları sırasında gazeteciler arasında olayları izlerken ayaküstü yaptığı çalışmalardan biri. Aynı zamanda sanatçının monokrom tutkusunu da yansıtıyor.


"Bu adamlar, Dino
Ellerinde ışık parçaları,
Bu karanlıkta, Dino
Bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino
Onların arasındayız,
Biz de, biz de, Dino
Gördük açık maviyi."

Nazım Hikmet'in bu şiiri Dino'nun bu tablosu için olmasa da bir başka 'Yürüyüş' tablosu için yazılmıştı. Ama onların bugünün bireyciliğine çok uzak toplumculuklarını ortaya koyan güzel bir şiir bence. Bu arada, itiraf etmeliyim ki varlıklı ailelerden gelme bu iki adamın yoksul halk kitlelerini dert edinmeleri her zaman ilgimi çekti. Bunun nasıl olabildiği üzerine sık sık kafa yorarım ben...



Dino'nun uzun parmaklı sanatçı eli. Eller ve ayaklar üzerine çok güzel bir serisi de var Dino'nun... İnsanların kemik yapılarının güzelliği sanatçıyı etkilemiş olmalı. Tabii en önemlisi elin homo faber (işleyen/iş üreten insan) için taşıdığı önem...



Çok beğendiğim bir başka dizisi de çiçekler üzerine. Birkaç dikey ve yatay çizgiyle mucizeler yaratıyor öyle değil mi?

* Abidin Dino, Bir Ömür, Sabancı Müzesi
Not: Biyografik bilgiler için Abidin Dino'nun ve eşi Güzin Dino'nun anılarına bakılabilir:
Gel Zaman Git Zaman Abidin Dino'lu Yıllar, Güzin Dino, Can Y.
Kısa Hayat Öyküm, Abidin Dino, Can Y.
Bir not daha: Başlıktaki klişeleşmiş sözü Nazım Hikmet Küba için söylemişti bilindiği gibi. Küba'daki mutluluk, Dino'nun ve Nazım'ın toplumcu sanatı, işleyen ele övgü... Bugünün insanlarına ne kadar uzak hepsi de!

19 Ocak 2008 Cumartesi

Ahmet Cemal'in çığlığı

Sözün bittiği yer...

Ahmet Cemal'i bilir misiniz? Niteliksiz Adam gibi, Milena gibi üstün nitelikli pekçok kitabın çevirmenidir. Çok donanımlı bir aydın ve gerçek dost (eskilerin deyişiyle hakikatli) bir insandır. Bütün bu niteliklerin neo liberal palavralar ülkesi Türkiye'de, paraya tahvil edilemediğini gösterircesine, gecenlerde Cumhuriyet'teki köşesinde parasızlıktan artık kirasını bile ödeyemediğini, yazdı.
Ahmet Cemal, bu ülkede nitelikli aydın olmanın bedelini ödüyor. Çevirdiği kitaplar ona kirasını ödeyecek kadar bile gelir getirmiyor. Büyük ve paralı yayınevlerinde basılsalar bile! Çevirisi uzun zaman alan nitelikli eserler yerine, paraya daha çabuk tahvil edilebilen hafif kitaplar çevirseydi ya da şiir ve deneme kitapları yazacağına şu günlerde moda olan "Bukowski 'nin Türk versiyonu" tarzında romanlar yazsaydı herhalde bunları yaşamayacaktı.
Şimdi pop art kralı Andy Warhol'un (günümüz dünyasında herkes bir an gelip 15 dakikalığına ünlü olacakmış ya!) dediği gibi 15 dakikalığına ünlü olabilir mi dersiniz?


Nitelikli Adam'ın çığlığı

Miyase İLKNUR


Yazar, şair, çevirmen, öğretim üyesi... Üç raf dolusu kitabı Türk yazınına kazandırdı. Pek çoğumuz Brecht, Kafka, Zweig, Bachman, Rilke, Lukacs ve Remarque'la onun sayesinde tanıştık. Dört yıl önce ''Nitelikli adam olmaktan istifa edeceğim, elveda çevirmeyi düşündüğüm kitaplar'' diye yazmıştı. Çığlığını kimseler duymadı. Son olarak da Cumhuriyet'teki köşesinde yaşamdan istifa edeceğini duyurdu. İki istifanın da temelinde yatan neden, geçim sıkıntısıydı.
Kitap kurtlarının aşina olduğu bir isim Ahmet Cemal . Otuz yılı aşkın süredir dünya edebiyatının ustalarıyla bizleri tanıştırdı. Üç raf dolusu kitabı Türk çeviri edebiyatına kazandıran Ahmet Cemal, ilerlemiş yaşlarda şiirlerini ve denemelerini kitap olarak yayımlayan bir nitelikli adam.
Kirasını zar zor ödediği, çoğunlukla da ödeyemediği küçücük evi ile ders verdiği Eskişehir Anadolu Üniversitesi arasında gidip gelmenin dışında yaşamında tek düzelik hâkim olan bu onurlu aydın, önceki hafta Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde ''Paranın Romanı ve Gerçeği Üzerine'' başlığını taşıyan yazısında bu kez yaşamla ölüm arasında gidip geldiğini duyurdu ansızın. Okurları, öğrencileri, dahası bugüne kadar manşetlerine çıkmayı başaramadığı medya şaşırdı. Ciltler dolusu kitap yazan, yüzlerce öğrenci yetiştiren, İttihatçı Bahriye Nazırı Cemal Paşa 'nın torunu Ahmet Cemal, parasızlıktan intiharın eşiğine geldiğini söylüyordu. İlk kez bir yazar, içinde bulunduğu yoksulluğu okurlarıyla paylaşıyordu.
'Bu ilk çığlığı değildi'
''Odak Noktası'' nın yazarı bir anda ilgi odağı oluvermişti. ''Yaşam ile ölümün belki de o ana kadar hiç olmadığı ölçüde kesiştiği bir gecede'' kaleme aldığı yazısında bir çığlık atmıştı Ahmet Cemal. Aslında bu ilk çığlığı değildi. Yaşamdan istifa etmenin eşiğine gelmiş olan yazar, dört yıl önce de nitelikli adamlıktan istifa etmek zorunda olduğunu duyurmuştu. Her iki istifanın temelinde yatan neden aynıydı: Geçim sıkıntısı...
O zaman çığlığını Hasan Pulur Usta duymuş ve köşesinde Ahmet Cemal'in istifa yazısına yer vermişti. Ahmet Cemal o yazısında istifa nedenini şöyle açıklıyordu:
''Yıllar önce, bu yola ilk çıktığımda, servetler kazanamayacağımın bilincindeydim. Zaten böyle bir hedefim de yoktu. Ama şimdi öyle olduğunu anlıyorum, çok naif bir düşüncem vardı. Ben onca çabayı göze aldıktan sonra, bu işlerin yabancısı olmayanlar elbet desteklerlerdi. Ölmemem için bağış değil, ama yaşamam için avans istemekte ve almakta zorlanmayacağımı düşünmüştüm.
Yanlış hesaptı. Ama istediklerimin verilmesinde ya da verilmemesinde, neredeyse her defasında korkunç, öldürücü, sözde incitmeyen sözlerin kılıfında ya da buz gibi uzaklaşmaların kalıbında yöneltilen aşağılanmaları yaşadım.
Nitelik diye direndiğimde, karşıma hep sözleşme süreleri çıktı. Nitelikten, günlük ölümler pahasına, hiç ödün vermedim.
Elimdeki zaten sonuna yaklaşmış birkaç kitabı bitirdikten sonra, bu işi de bırakıyorum.
Nitelikli iş yapma uğruna katlandığım onca geçim sıkıntısının ve aşağılanmanın sınırına, gençlik yıllarımda hep görmezlikten geldiğim bir sınıra vardım.
Hoşça kalın, bir zamanlar çevirmeyi düşündüğüm kitaplar!''
Niteliksiz adam olarak yaşama düşüncesini yaşama geçiremedi Ahmet Cemal. Geçirebilseydi eğer, ''Artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum'' demeyecekti.
'Silifke'ye gel, bizimle yaşa'
Ahmet Cemal, bu ülkede nitelikli aydın olmanın bedelini ödüyordu. Çevirisi uzun zaman alan nitelikli eserler yerine, paraya daha çabuk tahvil edilebilen hafif kitaplar çevirseydi ya da şiir ve deneme kitapları yazacağına şu günlerde moda olan Bukowski 'nin Türk versiyonu tarzında romanlar yazsaydı bunları yaşamayacaktı. Belki yanlış tercih yapmıştı. Hukuk fakültesindeki asistanlık görevinden ayrılmayıp akademik yaşamını sürdürseydi, kimbilir belki bugün astronomik vekâlet ücreti alan ünlü bir dava vekili olarak karşımıza çıkacaktı.
Oh olsun demek lazım! Zaten kirasını ödemek için borç istediği arkadaşı da ''Sen de ayağını yorganına göre uzatsaydın'' diyerek benzer şekilde yanıt vermişti. Oysa Ahmet Cemal'in yaşamı boyunca ayağını boyuna göre uzatacağı bir yorganı hiç olmamıştı ki...
Cumhuriyet'teki yazısından sonra Ahmet Cemal'e gelen e-posta mesajları on beş bilgisayar sayfasını doldurdu. En yakın arkadaşı ''Ayağını yorganına göre uzat, ben öyle yapıyorum'' diye akıl verirken Cumhuriyet okurları yazarlarına yorganlarını paylaşma çağrısında bulunuyor, kimisi daha da öte giderek ''Silifke'ye gel bizimle birlikte yaşa'' çağrısında bulunuyordu. Eh bu da Cumhuriyet okurunun farkı...
Edebiyat dünyasında Ahmet Cemal örnekleri her zaman oldu. Orhan Kemal, Hasan Hüseyin, Vedat Günyol, Ece Ayhan ve daha niceleri onurlu aydın olmanın bedelini ödediler. Ahmet Cemal, ''Yoksulluğunu yazan yazar ilk ben oldum ama son ben olmayayım'' diyerek yanlış ahlaki değerleri savunmanın yanlışlığını da gözler önüne serdi.

Bu haber Cumhuriyet gazetesinden alınmıştır.

6 Ocak 2008 Pazar

Yangın yerinde orkideler

"Diyarbakır etrafında bağlar var/Zehir işler yüreğimde yaram var" der bir Anadolu türküsü. Diyarbakır etrafında geçen yıl dolanırken, bağları değilse de Bağlar semtini görmüştük. Yoksullarla, işsizlerle dolu, is kokulu, dar sokaklı semt... Dilerim birgün Diyarbakır yine tarihinde olduğu gibi neşeli bağlarla, bahçelerle çevrilir. Beş Gözlü Köprü'nün ordan akan sularla büyür, gelişir bağlar. Bugün Diyarbakır’da, yani o yangın yerinde ölüp giden orkideleri düşünürken aklıma şu da geldi:
Memet Baydur’un çok güzel bir oyunu vardır bu adda. Memet Baydur, okurken içinizi yakan, anlatmak istediklerini tokat gibi yüzünüze çarpan yazarlardandır. O oyunda bir yerde kravatın tarihini öyle bir anlatır ki okurken (veya oyunu izlerken) çarpılırsınız:

“Uygar değildik. Neden uygar eğildik? Kravat takmıyorduk çünkü! (Sessizlik.) Anlaman gerekiyor abicim, kravatlılar öksürmez. Bak anlatayım sana! Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar! Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayii doğdu bu gereksinimden! (Sessizlik.) Bez parçaları pahalıydı.. Yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. Dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını! Kravat takabilenler.. Yeryüzüne çıktılar.. Takamayanlar.. Yeraltında kaldılar... O gün orada bunu açıkladım herkese... Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir. İşime son verdiler abicim. Ben de buraya döndüm... Yine... Kravatın icadı ve muhtelif kullanılışı diye bir kitap yazdım. Yazmak istedim yani... Heh heh heh.. Kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. Kravat gibi namussuzum! (Sessizlik.) İşte böyle! (Sessizlik.) Birbirlerine bakarlar bir an. Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.) Kravat.. Kömür madenlerinde icat edilmiştir.”

Diyarbakır’la kömür işçilerinin ne ilgisi mi var? Bilmem, Diyarbakır’a bir de kömür tozlarının arasından bakarsak Brecht’çi bir yabancılaştırma efekti olur belki... Hani Brecht der ya gerçeği görmek için azıcık uzaklaşıp bakmak gerekir, diye... Ben severim Brecht'ti; benim tüme varımcı kafama pek uyar. Noktayı anlamak için çembere, onu da anlamak için küreye bakmak gerektiğini düşünürüm. Nasrettin Hoca'nın hesabı herkese mavi boncuk dağıtmaya kadar götürmemek koşuluyla elbette. Yoksulluğu, çaresizliği görmek için Diyarbakır'a kadar gitmek gerekmiyor elbette. Metro City alışveriş merkezinin arka pencerelerinden bakmak yeterli bunun için. Sahi orada yemek yerken pencerelerden gözünüzü sakınıyor musunuz? Yoksa bir cesaret benim gibi bakıyor musunuz Gültepe'nin ara sokaklarına. Düşünüyorum o sokaklarla alış veriş merkezlerini birbirinden uzaklaştıran hangi dalgadır? Kravat mı yoksa?

XXX

Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamamızı istemişti bir kadın geçen yıl 19 Ocak’ta hani, hatırlıyor musunuz?
Çok derin bir sessizlik içinde bekleyen, Şişli’nin tüm sokaklarını dolduran müthiş kalabalığın önünde, insanın kanını donduran titrek bir sesle bir kadın konuşmuştu, duymuş muydunuz? Bu ülkede bebekler –ne çok bebek- kimi kanlı kimi kansız katil oluyor... Anneleri babaları acaba onları daha çok sevseydi, sevecek zamanı bulsaydı, o bilince ulaşabilseydi, o aymazlık, o karanlık yırtılabilseydi, acaba diyorum herşey daha mı farklı olurdu?
Bu ülkede bebekler, ana kuzuları, evden sabahları arkasından uzun uzun bakılarak, yürek ağızda uğurlanan evlatlar bir bir katlediliyor, bir anda bir bomba çekip alıyor onları anaların elinden. Peki ama evlerimizin tatlı sıcaklığından söz etmek, yemek tabaklarımızı sergilemek, aşk meşk, cinsellik vb. yazmak, çok okunmak için kafi olabilir ama insan/aydın olmak için kafi mi? Dört yalıtılmış duvar ve iki kişilik dünyalarımızdaki bencil uyuşukluğumuzdan uyandığımızda, ayaklarımız suya değdiğinde biraz geç olmayacak mı?
Yüreğin ölümü en kötü ölüm şeklidir demişti galiba O. Wilde.
Ya akıl? O da yitikler arasında değil mi sanki. Ey akıl neredesin? Çıktın mı baştan?