(Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesiyle ilgili basın açıklaması)
Biz aşağıda imzası olan, hala gizli ve karanlıkta tutulan güçlerin haince saldırıları neticesinde yakınlarını kaybedenler olarak çağrıda bulunuyoruz.
Abdi İpekçi cinayetinin katili Mehmet Ali Ağca 18.01.2010 tarihi itibari ile salıverilecektir. Kesinleşen cinayet ve cinayet girişimi nedeni ile 30 yılını cezaevinde geçirmiş olan Ağca'nın bu süre içinde özeleştirisini yapmış olmasını umut ediyoruz. Kaldı ki yapmamış olsa bile antisosyal kişilik raporu olan, eğitimi yetersiz ve yıllarını dört duvar arasında geçirmiş bir insanı çok da fazla suçlayamayız.
Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz.
Bu insanlarla gurur duyduğunu haykırıp filmlerde başrol oynatmayı düşünenler yazacakları senaryolarla ülkenin eğitimsiz ve aydınlıktan uzak bırakılmış çocuklarına da yeni roller biçmekteler.Üzülere belirtmek isteriz ki bu ülkede yıllardır uygulanan eğitim sistemi ve antidemokratik düzen tuzağa düşecek kadar sağduyudan yoksun insanların yetişmesine önayak olmuştur. Bir o kadar kesin olan olgu da onlara karşı durup, ülkenin aydınlık geleceği için kurşunlara göğsünü ve katil övgülerine aklını siper edenlerin de varolacağıdır. Olayları mantık süzgecinden geçiren her vatandaşın vicdanında mahkum edilmiş olan bu örgüt ve tetikçilerin konuşacağı ve hesap vereceği tek yer mahkeme salonları olmalıdır.
Hangi odaklar tarafından kullanıldıkları hakkında henüz resmi bir açıklama elde edemediğimiz ama bağrımızdan çıktıklarını bildiğimiz tetikçilerin katlettiği aydınların yakınları olarak biz, intikam değil adalet, yıkım değil güç birliği amacı ile çağrıda bulunuyoruz:
Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur. Kınamak, eleştirmek ve kötü örnek olarak göstermek politik düşünceden bağımsız olarak hepimizin görevidir. Başta toplumun ana yön vericisi olan medya kurum ve kuruluşları olmak üzere herkesi sorumlu olmaya ve piyon pozisyonuna düşmeden insanlık erdemine sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Behçet Aysan Ailesi
Cavit Orhan Tütengil Ailesi
Cevat Yurdakul Ailesi
Doğan Öz Ailesi
Hrant Dink Ailesi
İlhan Erdost Ailesi
Kemal Türkler Ailesi
Metin Altıok Ailesi
Metin Göktepe Ailesi
Musa Anter Ailesi
Nesimi Çimen Ailesi
Onat Kutlar Ailesi
Sevinç Özgüner Ailesi
Turan Dursun Ailesi
Uğur Mumcu Ailesi
Ümit Kaftancıoğlu Ailesi
(http://www.umag.org.tr/)
21 Ocak 2010 Perşembe
30 Aralık 2009 Çarşamba
'Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam' Radikal Kitap'ta...
Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam kitabıyla ilgili tanıtım yazısı Radikal Kitap'ın 25 Aralık 2009 tarihli 116. sayısında 28. sayfada yayımlandı.
60’lar, 70’ler ve tiyatro
Yazar, eleştirmen, tiyatrocu, dergi ve yayınevi sahibi, yönetmeni ve elektrik mühendisi S. Günay Akarsu’yun yazıları, yirmi yedi sene sonra, hocalık yaptığı üniversite tiyatro grubu üyeleri tarafından kitaplaştırıldı. Merhaba Gösteri Topluluğu Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. Günay Akarsu kitabının; onu, tiyatro anlayışını ve aydın kimliğini dönemin panoraması içinde sonraki kuşaklara, onu tanımayan genç tiyatroculara aktarmak için hazırlandığını belirtiyor.
Yaşamı boyunca Brecht ve epik tiyatroyu Türkiye’de tanıtmaya, benimsetmeye çalışan Akarsu, hem eleştiri ve kuramsal yazılar kaleme almış hem de nasıl bir tiyatro istediğini bizzat tiyatro yaparak göstermiş. Kendisi de İTÜ’deki öğrencilik yıllarından başlayarak oyunculuk yapan Akarsu’nun yazıları sadece o günün tiyatrosuna değil aynı zamanda toplumuna da bir pencere açıyor: 1960’lar ve 70’ler nasıl yıllardı? Bugün çok tartışılan 27 Mayıs ve 12 Mart’ın sanata yansıması ne yönde oldu? O dönem hangi oyunlar sahnelendi? İlericilik, toplumcu tiyatro, politik seyirci ve amatör toplulukların işlevi neydi? Kısacası yalnızca bir tiyatro retrospektifi değil, aynı zamanda bir dönem panoraması sayılabilecek bu kitapta bir dönemi tiyatro ortamındaki yansımalarıyla izlemek mümkün.
Kitapta eleştirilerine yer verilen oyunlar arasında; Zengin Mutfağı, Arturo Ui, Güneşin Katli, Sezuan’ın İyi İnsanı, Şili’de Av, Abdülcanbaz, Havana Duruşması, Eskici Dükkanı, İnek, Mikado’nun Çöpleri, 72.Koğuş, Yer Demir Gök Bakır bulunuyor. Genelede tarihsel düzende sıralanan yazılar, iç içe geçmiş (birbirinden biçim özellikleriyle ayrılmış) üç bölüm halinde düzenlenmiş. Kitapta; tiyatro eleştirileri, çeşitli gazete, dergi yazıları sırayla ilerlerken, dönemin politika sahnesinin önemli olaylarına da işaret ediliyor. Buna paralel olarak Akarsu’nun yaşamından kesitler veriliyor. Bu üç bölüm farklı zemin renkleri atıldığı ya da italik harfler kullanıldığı için birbirinden kolayca ayrılıyor. Böylece dönemin olaylarıyla yazılar arasında doğrudan bir ilişki kurulabiliyor. 1959 ile 1982 tarihleri arasında yazılan yazılar, ağırlıklı olarak 1960’lar ve 70’ler gibi toplumsal hareketliliğin arttığı dönemlerde yazılmış olmaları açısından ilgi çekici.
Kitabın son bölümde S. Günay Akarsu hakkında dostlarının yazdıkları da bulunuyor. Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. Günay Akarsu, Akarsu’yun tiyatroya olan katkısını günümüze taşıyor. 60’lar ve 70’ler tiyatrosunu merak edenlere özellikle duyurulur.
TİYATROYA ADANMIŞ BİR YAŞAM: S. GÜNAY AKARSU
Mitos-Boyut Yayınları
Düzenleme: Merhaba Gösteri Topluluğu
2009
320 sayfa
60’lar, 70’ler ve tiyatro
Yazar, eleştirmen, tiyatrocu, dergi ve yayınevi sahibi, yönetmeni ve elektrik mühendisi S. Günay Akarsu’yun yazıları, yirmi yedi sene sonra, hocalık yaptığı üniversite tiyatro grubu üyeleri tarafından kitaplaştırıldı. Merhaba Gösteri Topluluğu Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. Günay Akarsu kitabının; onu, tiyatro anlayışını ve aydın kimliğini dönemin panoraması içinde sonraki kuşaklara, onu tanımayan genç tiyatroculara aktarmak için hazırlandığını belirtiyor.
Yaşamı boyunca Brecht ve epik tiyatroyu Türkiye’de tanıtmaya, benimsetmeye çalışan Akarsu, hem eleştiri ve kuramsal yazılar kaleme almış hem de nasıl bir tiyatro istediğini bizzat tiyatro yaparak göstermiş. Kendisi de İTÜ’deki öğrencilik yıllarından başlayarak oyunculuk yapan Akarsu’nun yazıları sadece o günün tiyatrosuna değil aynı zamanda toplumuna da bir pencere açıyor: 1960’lar ve 70’ler nasıl yıllardı? Bugün çok tartışılan 27 Mayıs ve 12 Mart’ın sanata yansıması ne yönde oldu? O dönem hangi oyunlar sahnelendi? İlericilik, toplumcu tiyatro, politik seyirci ve amatör toplulukların işlevi neydi? Kısacası yalnızca bir tiyatro retrospektifi değil, aynı zamanda bir dönem panoraması sayılabilecek bu kitapta bir dönemi tiyatro ortamındaki yansımalarıyla izlemek mümkün.
Kitapta eleştirilerine yer verilen oyunlar arasında; Zengin Mutfağı, Arturo Ui, Güneşin Katli, Sezuan’ın İyi İnsanı, Şili’de Av, Abdülcanbaz, Havana Duruşması, Eskici Dükkanı, İnek, Mikado’nun Çöpleri, 72.Koğuş, Yer Demir Gök Bakır bulunuyor. Genelede tarihsel düzende sıralanan yazılar, iç içe geçmiş (birbirinden biçim özellikleriyle ayrılmış) üç bölüm halinde düzenlenmiş. Kitapta; tiyatro eleştirileri, çeşitli gazete, dergi yazıları sırayla ilerlerken, dönemin politika sahnesinin önemli olaylarına da işaret ediliyor. Buna paralel olarak Akarsu’nun yaşamından kesitler veriliyor. Bu üç bölüm farklı zemin renkleri atıldığı ya da italik harfler kullanıldığı için birbirinden kolayca ayrılıyor. Böylece dönemin olaylarıyla yazılar arasında doğrudan bir ilişki kurulabiliyor. 1959 ile 1982 tarihleri arasında yazılan yazılar, ağırlıklı olarak 1960’lar ve 70’ler gibi toplumsal hareketliliğin arttığı dönemlerde yazılmış olmaları açısından ilgi çekici.
Kitabın son bölümde S. Günay Akarsu hakkında dostlarının yazdıkları da bulunuyor. Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: S. Günay Akarsu, Akarsu’yun tiyatroya olan katkısını günümüze taşıyor. 60’lar ve 70’ler tiyatrosunu merak edenlere özellikle duyurulur.
TİYATROYA ADANMIŞ BİR YAŞAM: S. GÜNAY AKARSU
Mitos-Boyut Yayınları
Düzenleme: Merhaba Gösteri Topluluğu
2009
320 sayfa
14 Aralık 2009 Pazartesi
Günay Akarsu kitabımız Hürriyet gazetesinde:))

13 aralık 2009 Pazar Hürriyet Gazetesi Keyif eki 7. sayfada Serhan Yedig imzasi ile Merhaba Gösteri Topluluğunun hazirladiğı " Toplumcu Tiyatroya Adanmis Bir Yasam S.Gunay AKARSU " adli kitabimizin tanitim yazisi yer aldı.
http://e-gazete.hurriyet.com.tr/Keyif/2009/12/13/1/01/main.aspx
Bu konudaki öteki yazılarıma ulaşmak isterseniz:
http://nicomedian.wordpress.com/2006/05/08/gunay-akarsu-ve-tiyatro/
http://nicomedian.blogspot.com/2009/11/tiyatroya-adanms-bir-yasam.html
Başka linkler:
http://www.tiyatronline.com/ysahnetozu57.htm
http://www.tiyatrom.com/2010_haber_0076.htm
8 Kasım 2009 Pazar
Tiyatroya adanmış bir yaşam

Uzun süredir hocamız Günay Akarsu anısına bir kitap hazırlığındaydık. Geç oldu ama güç olmadı: Nihayet kitabımızı geçen hafta matbaadan taze taze alıp İstanbul Kitap Fuarı'na yetiştirebildik. Bir bahar bayramı sevinci yaşayarak; çünkü yeniden doğmuştu hocamız. İşte bu yüzden kitabı elimizde tuttuğumuz an, papatyalar açtı içimizde. Yüreğimiz pır pır etti, Dündar İncesu'nun dediği gibi yeni doğmuş bir bebeği koklar gibi kokladık.
Bize bu büyük sevinci yaşatan Günay Akarsu kitabının basın duyurusu şöyle:
BİR TİYATRO ADAMININ YAZILARI VE YAŞAMI
S. Günay Akarsu 1959 - 1982 arasında tiyatro eleştirmenliği, tiyatro kitapları ve tiyatro dergisi yayıncılığı, tiyatro öğretmenliği, amatör tiyatro yönetmenliği gibi bir çok alanda ürün veren, tiyatronun seyirci ve siyasa ile ilişkisi üzerine görüşlerini yazan sosyalist bir tiyatro adamı idi. Öğrencileri Akarsu'nun tiyatro etkinlikleri ve yazılarının derlendiği bir kitap hazırladı, Mitos- Boyut Yayınları'nda yayımlandı: "Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu".
Kitap, Akarsu'nun tiyatro eleştirilerinden seçmeler, farklı gazetelere yazdığı profesyonel ve amatör tiyatroların kültürel ve siyasal etkileri üzerine kendi yazıları yanında, hakkında yazılan yazılar ve kurduğu ve yönettiği İzlem Yayınevi, Oyun (1964 ve 1979) ve Tiyatro 70(1970) dergileri, İzmir (1972) ve İstanbul (1976) Merhaba Gösteri Toplulukları hakkında yazılmış yazılar yer almaktadır.
"Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu", Akarsu'nun yaşamı ve emeği yanında Türkiye Tiyatrosu'nun 50 yıl öncesine dek uzanan geçmişinden renkler, kesitler taşıyan bir kitap.
"Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu". Mitos- Boyut Yayınları Tiyatro/ Kültür Dizisi:93
1. Baskı: 2009 Ekim
ISBN : 978 975 7785 34-2
320 sayfa- Fiyatı: 25 TL ( Kdv dahil)
Yayına Hazırlayan:
MERHABA GÖSTERİ TOPLULUĞU
Mustafa SERCAN- Şefika Görgülü KAMÇEZ- Rüksan Doksatlı TUNA- Erdinç ÖZKÖYLÜ- Dündar İNCESU
3 Kasım 2009 Salı
Nedir bu GDO orucu?
Slow Food Fikir Sahibi Damaklar GDO orucunda.
Nedir bu GDO orucu? Nasıl tutulur?
Bunun için yapmamız gereken şey, satın alıp yediklerimize biraz dikkat, özen göstermek, azıcık da buna zaman ayırmak.
Hangi konularda ve nasıl mı?
Bakın ben ne yapıyorum:
Alışverişte aldığım yiyeceklerin etiketini, arkasını okuyorum. İçinde NBŞ (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olanları almıyorum.
Satıcılardan, "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden içerikleri sorguluyorum.
Marketlerden organik ürün standı talep ediyorum. Böylece tüketici talebi var demelerine yani satıcıya tüketicinin gücünü hissettirmeye çalışıyorum. Tabii ne kadar çok olursak o kadar anlamlı bu. (Bir elin nesi var, iki elin sesi var.)
Köylülerden (köylü pazarı, civar köyler, hatta gidebilirsem Feriköy Organik Pazar’dan -ki bir de Kartal’a açılıyormuş duyduğum kadarıyla) alışveriş ediyorum.
Ev turşusu, reçeli, tarhanası, salçası kullanıyorum. Turşu, reçel, konserve yapmak hiç de zor ya da zaman alıcı işler değil inanın.
Taze sebzeleri mevsiminde kullanıyorum.
Bu sene kendi sebzemi, meyvemi (hatta belli mi olur tavuktan başlayarak hayvansal ürünleri) kendim üretmeyi planlıyorum. Kiralık hobi bahçeleri var balkonu, bahçesi olmayanlar için.
Bunun dışında nerelerde tökezleyeceğime yani orucun kurallarına sadık kalamayacağıma bakıyorum ki o konularda da çözümler var mı, öğreneyim.
***
Bütün bu pratiğin gelip dayandığı (beni düşündüren) bir yer var ki o da organik ve çevre dostu yaşamanın herkes için erişilebilir olup olmadığı. Bence şimdi artık sorunun bu yanına da bakmanın zamanı geldi. Organik gıdaları daha erişilebilir (ucuz ve bol) kılmak, fiyatlarını direrleriyle eşitlemek için neler yapabiliriz; bunu da düşünmeliyiz.
***
Başka (DAHA TEMİZ, ADİL ve İYİ) bir dünya mümkün. Bunu yapmak bizim kuşağın elinde. Bizden sonra ise, artık herşey için çok geç olabilir.
Birkaç okuma önerisi:
ABD Tarım Bakanlığı TBMM üyelerini ikna odasına mı aldı başlıklı yazı
İbretlik: GDO'ya evet diyen biri (Buyrun burdan yakın!)
Bu da Mine Şenocaklı'nın yazısı: Büyük tehlike için birkaç öneri
Nedir bu GDO orucu? Nasıl tutulur?
Bunun için yapmamız gereken şey, satın alıp yediklerimize biraz dikkat, özen göstermek, azıcık da buna zaman ayırmak.
Hangi konularda ve nasıl mı?
Bakın ben ne yapıyorum:
Alışverişte aldığım yiyeceklerin etiketini, arkasını okuyorum. İçinde NBŞ (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olanları almıyorum.
Satıcılardan, "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden içerikleri sorguluyorum.
Marketlerden organik ürün standı talep ediyorum. Böylece tüketici talebi var demelerine yani satıcıya tüketicinin gücünü hissettirmeye çalışıyorum. Tabii ne kadar çok olursak o kadar anlamlı bu. (Bir elin nesi var, iki elin sesi var.)
Köylülerden (köylü pazarı, civar köyler, hatta gidebilirsem Feriköy Organik Pazar’dan -ki bir de Kartal’a açılıyormuş duyduğum kadarıyla) alışveriş ediyorum.
Ev turşusu, reçeli, tarhanası, salçası kullanıyorum. Turşu, reçel, konserve yapmak hiç de zor ya da zaman alıcı işler değil inanın.
Taze sebzeleri mevsiminde kullanıyorum.
Bu sene kendi sebzemi, meyvemi (hatta belli mi olur tavuktan başlayarak hayvansal ürünleri) kendim üretmeyi planlıyorum. Kiralık hobi bahçeleri var balkonu, bahçesi olmayanlar için.
Bunun dışında nerelerde tökezleyeceğime yani orucun kurallarına sadık kalamayacağıma bakıyorum ki o konularda da çözümler var mı, öğreneyim.
***
Bütün bu pratiğin gelip dayandığı (beni düşündüren) bir yer var ki o da organik ve çevre dostu yaşamanın herkes için erişilebilir olup olmadığı. Bence şimdi artık sorunun bu yanına da bakmanın zamanı geldi. Organik gıdaları daha erişilebilir (ucuz ve bol) kılmak, fiyatlarını direrleriyle eşitlemek için neler yapabiliriz; bunu da düşünmeliyiz.
***
Başka (DAHA TEMİZ, ADİL ve İYİ) bir dünya mümkün. Bunu yapmak bizim kuşağın elinde. Bizden sonra ise, artık herşey için çok geç olabilir.
Birkaç okuma önerisi:
ABD Tarım Bakanlığı TBMM üyelerini ikna odasına mı aldı başlıklı yazı
İbretlik: GDO'ya evet diyen biri (Buyrun burdan yakın!)
Bu da Mine Şenocaklı'nın yazısı: Büyük tehlike için birkaç öneri
Etiketler:
GDO,
organik beslenme,
Slow Food FSD,
yeşil konular
2 Kasım 2009 Pazartesi
Ne yersek o'yuz...
Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık 'konmamaya' ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.
Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar... Asıl onu merak ediyorum ben.
Diyorlar ki "üreticisi, eğer, GDO'lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!"
Diyorum ki, "benim kızım denek değil!"
Anneler! 26 Ekim Pazartesi günü 27388 sayılı Resmi Gazete'de sizi, ailenizi, çocuklarınızı çok yakından etkileyecek bir yönetmelik yayımlandı:
Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile bunları içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik" !
Şu andan itibaren market raflarına uzanıp da aldığınız herhangi bir ürün, çocukluğunuzda yediğiniz, yemeye alıştığınız gıda olmayacak. Çocuklarımıza "çocukken yediğimiz"i yedirme hakkımız, elimizden alındı. "Yerine koyduğumuz"sa, çocuklarımıza yüksek ihtimal daha fazla sağlık problemi olarak dönecek. Yeni doğanlarımızda daha fazla otizm göreceğiz. Yeni doğanlarımızın daha çoğu yaşamayacak. Çocuklarımızın çocuklarını görebilme ihtimalimiz, annelerimizinkinden daha düşük olacak...
Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sistemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin.
Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.
Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı
çocuklarımızın en temel hakkıdır!
Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik çokuluslu şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.
Vatandaşını ticaretin, gerçek gıdayı GDO'nun önüne koyan bir yönetim arzuluyoruz.
Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.
Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var:
"Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"
Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar... Asıl onu merak ediyorum ben.
Diyorlar ki "üreticisi, eğer, GDO'lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!"
Diyorum ki, "benim kızım denek değil!"
Anneler! 26 Ekim Pazartesi günü 27388 sayılı Resmi Gazete'de sizi, ailenizi, çocuklarınızı çok yakından etkileyecek bir yönetmelik yayımlandı:
Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile bunları içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik" !
Şu andan itibaren market raflarına uzanıp da aldığınız herhangi bir ürün, çocukluğunuzda yediğiniz, yemeye alıştığınız gıda olmayacak. Çocuklarımıza "çocukken yediğimiz"i yedirme hakkımız, elimizden alındı. "Yerine koyduğumuz"sa, çocuklarımıza yüksek ihtimal daha fazla sağlık problemi olarak dönecek. Yeni doğanlarımızda daha fazla otizm göreceğiz. Yeni doğanlarımızın daha çoğu yaşamayacak. Çocuklarımızın çocuklarını görebilme ihtimalimiz, annelerimizinkinden daha düşük olacak...
Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sistemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin.
Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.
Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı
çocuklarımızın en temel hakkıdır!
Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik çokuluslu şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.
Vatandaşını ticaretin, gerçek gıdayı GDO'nun önüne koyan bir yönetim arzuluyoruz.
Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.
Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var:
"Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"
30 Ekim 2009 Cuma
Genetiği değiştirilmiş organizmalar?
Abbas Güçlü'nün Genc Bakis Programinin Ozeti:
Genetiği değiştirilmiş organizmalar yani GDO’lar, bizim için çok yeni kavram. Ama hayatımızın tam içindeler. Yediğimiz içtiğimiz her şeyde onlardan bir şeyler var. Peki yararlı mı zararlı mı? Görüşler o kadar farklı ki domuz gribi aşısı ve ıslak imza konusundaki tartışmalar onun gölgesinde kalır.
Önceki gece Genç Bakış’ta sabaha kadar bu konuyu tartıştık, işte özeti:
Prof. Dr. Kenan Demirkol - İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi
- Avusturya’da hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucu, GDO’lu ürünlerin organ hasarı, karaciğer ve böbrek yetmezliği, kısırlık, erken doğum, düşük gibi rahatsızlıklara yol açtığı kanıtlanmıştır.
- Sanayiye yakın bazı bilim adamları bizi bilime karşı gelmekle suçluyorlar. Ama çalışmalar ortada; insanı yok et, hayvanı yok et, çevreyi yok et, sonra ben bilim yaptım de. Bilim buysa, ben bilim yapmıyorum.
- GDO’lu ürünlerden kim, ne yarar sağlıyor? Toplum daha besleyici, vitamin zengini bir besin mi alıyor? Hayır. Tarım ilacı yemiş oluyor. Verim artışı olmuyor. Dolayısıyla çiftçiye de yarar sağlamıyor. Sadece bunu üreten firma yarar sağlıyor. Durum ortada.
- Dışarıdan bakarak hiçbir şekilde GDO’lu ürünle GDO’suz ürünü ayırt edemezsiniz.
- Beslenmeye dair çarpıcı bir örnek; 1700 yılında İngiltere’de bir kişinin yılda tükettiği şeker miktarı 5 gram iken bugün tam 70 kilo. Yani insan vücudu bu kadar şekeri tüketmeye uygun bir yapıda değil.
- İnsülin gibi bazı ilaçlar genetiği değiştirilmiş bakterilere ürettirilir. Böyle yararları da var. Bunlar aleyhine bir şey söylemiyoruz.
Gürol Ergin - CHP Muğla Milletvekili
- Biz CHP olarak Biyogüvenlik Yasası’nın çıkmasını istiyoruz. Ve bunun Tohumculuk Yasası çıkmadan, çıkması gerektiğini hep söyledik. Aylar önce TBMM’ye GDO’lu ürünler hakkında bir araştırma önergesi verdik. Bu önerge hâlâ Meclis gündemine getirilmedi. Bir şeyler saklanıyor.
Ne gariptir ki; bu yasa çıkmadan, apar topar, asla kabul edilmesi mümkün olamayan bir yönetmelik çıktı. Bu, hükümet adına ayıptır. Bu yönetmeliğin tek amacı GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye serbestçe girmesi ve Türk insanının bunları tüketmeye yöneltilmesi.
- Bir süre önce, Tarım Bakanı ve ardından Tarım Bakanlığı müsteşarı, “GDO’lu ürünlere asla izin vermeyeceğiz” dedi. Ve bugün anlaşıldı ki Sayın Bakan da, Sayın Müsteşar da Türk ulusuna yalan söylediler.
- Şu an dünyada açlık var, Türkiye’de de yatağa aç giren insanlar var. Fakat bunu önlemenin çaresi o insanları yarın kendilerinden sonraki kuşaklara nasıl etkisi olacağını bile belirleyemediğimiz bir beslenme biçimiyle beslemek midir? Yoksa herkesin gıdaya ulaşabileceği bir rejimi oluşturmak mı? Dünyanın bugünkü sorunu gıdanın azlığı değil gıdaya ulaşmadaki eşitsizliktir.
- Diyorlar ki bu ürünleri bebeklere yedirmiyoruz. Ama o bebeği doğuracak, doğduktan sonra emzirecek anneye yediriyorlar. Burada müthiş bir paradoks var.
Gökhan Günaydın - Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
- Türkiye’ye 1998 yılından bu yana her yıl milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş ürün giriyor. Geçen güne kadar bu konuda hiçbir düzenleme yoktu, soran da yoktu. Her yıl en az 2 milyon ton soya, 2 milyon ton mısır ülkeye rahatça giriyordu.
- Şimdi GDO’lu ürünlerin ekimine de izin veren yasa tasarısı taslağını Bakanlar Kurulu’ndan geri çektiler, yerine ekime izin vermeyen bir yönetmelik çıkardılar. Ekimine zaten Türkiye’nin ihtiyacı yok, yenilmesine de izin verilmemeli.
- Şu anda yaş sebze tohumunun yüzde 88’ninde dışa bağlıyız. Sertifikalı hububat tohumunun ise ancak yüzde 25’ini kendimiz karşılayabiliyoruz. Bu asla kendiliğinden olmadı. Eğer siz araştırma enstitülerini tasfiye eder, bütçelemezseniz, teknik elemanları desteklemez, tarım işletmelerini bozup üzerine otel yaparsanız, Türkiye’nin tohumculuk deneyimi ortadan kaybolur.
- Türkiye bir gen cenneti. 13 bin bitki türü yaşıyor bu ülkede. Koskoca Avrupa kıtasında bizden daha az bitki türü var. Ve biz bu cennetin üzerinde yaşayan insanlar, tohumda dışa bağımlıyız.
- Türkiye’de tüketici sofrasına ulaşan 800’den fazla üründe GDO’lu gıda olduğu hem ulusal hem de uluslararası laboratuvarlarda kanıtlandı.
Prof. Dr. Selim Çetiner - Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi
- Televizyonlarda yayımlananları izleyince ben de GDO’ya hayır diyorum. Ama tüm o bilgiler sansasyonel. Dünyada çok önemli oranda GDO’lu tarım yapıyor. Bir ekonomik yararı olmasa yapmazlardı herhalde.
- Yaptığım bir araştırma sonucu Türkiye’nin her yerinden toplanan 51 hayvan yeminden 50’sinde genetiği değiştirilmiş soya çıktı. Bunlar Avrupa Birliği’nin ithal ettiği soyalarla aynı. Yani AB de Türkiye’nin ithal ettiği soyaları ithal ediyor. AB diyor ki biz bu yemlerin ithalatını engelleyecek olursak bizim hayvancılığımız çöker, yurtdışından ithal etmek zorunda kalırız. Yani Avrupa Birliği’nde ithal edilmiyor diye bir şey yok.
- Bilimsel verilere dayalı olarak, risk analizleri yapılsın, insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri araştırılsın, yasal çerçevesi çizilsin, ondan sonra bundan ekonomik ve verimsel katkı sağlayacağını düşünen çiftçi eker, düşünmeyen ekmez. Üzerine de etiketini koyarsınız, isteyen alır, isteyen almaz.
Prof. Dr. Sabahattin Özcan - Ankara Üniversitesi Tarla Bitkileri Bölüm Başkanı
- Bitkilere aktarılan bir genle, bitki, zararları böcekleri öldüren bir zehir üretiyor. Böcek bu zehiri yediği zaman ölüyor ve bitki kendi kendisini korumuş oluyor.
Tabii ki biz de yemiş oluyoruz fakat yapılan araştırmalarda bu zehrin hayvanlar, insanlar ve yararlı böceklere zararının olmadığı görülüyor.
Zararlı olduğunu gösteren bulgular da var ama bu bulgular kendi içinde çelişkili.
- Eğer insan ve hayvan sağlığı için riskleri varsa sonuna kadar araştırılsın, olmadığına kanaat getirilirse, bu ürünleri üretelim ve kullanalım.
- Bu ürünler dünyada 125 milyon hektarlık alanda üretiliyor, 7’si Avrupa ülkesi olmak üzere 25 ülke bu bitkileri üretiyor, 54 ülke de tüketiyor. Avrupa Birliği’nde ise üretim çok az, 125 milyon hektarın 107 bini Avrupa’da. Üretmiyorlar ama tüketiyorlar. Yıllık 30 milyon ton soya tüketimleri var.
- Biz ne yapıyoruz, çiftçimiz üretmesin ama ithal edilsin diyoruz. Bu çok saçma.
- Yanlış kullanıldığı zaman biyolojik savaş silahı olarak da kullanılabilir.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde gerçekleştirilen programın videosunu abbasguclu.com.tr’den izleyebilirsiniz.
Özetin özeti: Bu konuda da uyutuluyoruz!..
Genetiği değiştirilmiş organizmalar yani GDO’lar, bizim için çok yeni kavram. Ama hayatımızın tam içindeler. Yediğimiz içtiğimiz her şeyde onlardan bir şeyler var. Peki yararlı mı zararlı mı? Görüşler o kadar farklı ki domuz gribi aşısı ve ıslak imza konusundaki tartışmalar onun gölgesinde kalır.
Önceki gece Genç Bakış’ta sabaha kadar bu konuyu tartıştık, işte özeti:
Prof. Dr. Kenan Demirkol - İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi
- Avusturya’da hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucu, GDO’lu ürünlerin organ hasarı, karaciğer ve böbrek yetmezliği, kısırlık, erken doğum, düşük gibi rahatsızlıklara yol açtığı kanıtlanmıştır.
- Sanayiye yakın bazı bilim adamları bizi bilime karşı gelmekle suçluyorlar. Ama çalışmalar ortada; insanı yok et, hayvanı yok et, çevreyi yok et, sonra ben bilim yaptım de. Bilim buysa, ben bilim yapmıyorum.
- GDO’lu ürünlerden kim, ne yarar sağlıyor? Toplum daha besleyici, vitamin zengini bir besin mi alıyor? Hayır. Tarım ilacı yemiş oluyor. Verim artışı olmuyor. Dolayısıyla çiftçiye de yarar sağlamıyor. Sadece bunu üreten firma yarar sağlıyor. Durum ortada.
- Dışarıdan bakarak hiçbir şekilde GDO’lu ürünle GDO’suz ürünü ayırt edemezsiniz.
- Beslenmeye dair çarpıcı bir örnek; 1700 yılında İngiltere’de bir kişinin yılda tükettiği şeker miktarı 5 gram iken bugün tam 70 kilo. Yani insan vücudu bu kadar şekeri tüketmeye uygun bir yapıda değil.
- İnsülin gibi bazı ilaçlar genetiği değiştirilmiş bakterilere ürettirilir. Böyle yararları da var. Bunlar aleyhine bir şey söylemiyoruz.
Gürol Ergin - CHP Muğla Milletvekili
- Biz CHP olarak Biyogüvenlik Yasası’nın çıkmasını istiyoruz. Ve bunun Tohumculuk Yasası çıkmadan, çıkması gerektiğini hep söyledik. Aylar önce TBMM’ye GDO’lu ürünler hakkında bir araştırma önergesi verdik. Bu önerge hâlâ Meclis gündemine getirilmedi. Bir şeyler saklanıyor.
Ne gariptir ki; bu yasa çıkmadan, apar topar, asla kabul edilmesi mümkün olamayan bir yönetmelik çıktı. Bu, hükümet adına ayıptır. Bu yönetmeliğin tek amacı GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye serbestçe girmesi ve Türk insanının bunları tüketmeye yöneltilmesi.
- Bir süre önce, Tarım Bakanı ve ardından Tarım Bakanlığı müsteşarı, “GDO’lu ürünlere asla izin vermeyeceğiz” dedi. Ve bugün anlaşıldı ki Sayın Bakan da, Sayın Müsteşar da Türk ulusuna yalan söylediler.
- Şu an dünyada açlık var, Türkiye’de de yatağa aç giren insanlar var. Fakat bunu önlemenin çaresi o insanları yarın kendilerinden sonraki kuşaklara nasıl etkisi olacağını bile belirleyemediğimiz bir beslenme biçimiyle beslemek midir? Yoksa herkesin gıdaya ulaşabileceği bir rejimi oluşturmak mı? Dünyanın bugünkü sorunu gıdanın azlığı değil gıdaya ulaşmadaki eşitsizliktir.
- Diyorlar ki bu ürünleri bebeklere yedirmiyoruz. Ama o bebeği doğuracak, doğduktan sonra emzirecek anneye yediriyorlar. Burada müthiş bir paradoks var.
Gökhan Günaydın - Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
- Türkiye’ye 1998 yılından bu yana her yıl milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş ürün giriyor. Geçen güne kadar bu konuda hiçbir düzenleme yoktu, soran da yoktu. Her yıl en az 2 milyon ton soya, 2 milyon ton mısır ülkeye rahatça giriyordu.
- Şimdi GDO’lu ürünlerin ekimine de izin veren yasa tasarısı taslağını Bakanlar Kurulu’ndan geri çektiler, yerine ekime izin vermeyen bir yönetmelik çıkardılar. Ekimine zaten Türkiye’nin ihtiyacı yok, yenilmesine de izin verilmemeli.
- Şu anda yaş sebze tohumunun yüzde 88’ninde dışa bağlıyız. Sertifikalı hububat tohumunun ise ancak yüzde 25’ini kendimiz karşılayabiliyoruz. Bu asla kendiliğinden olmadı. Eğer siz araştırma enstitülerini tasfiye eder, bütçelemezseniz, teknik elemanları desteklemez, tarım işletmelerini bozup üzerine otel yaparsanız, Türkiye’nin tohumculuk deneyimi ortadan kaybolur.
- Türkiye bir gen cenneti. 13 bin bitki türü yaşıyor bu ülkede. Koskoca Avrupa kıtasında bizden daha az bitki türü var. Ve biz bu cennetin üzerinde yaşayan insanlar, tohumda dışa bağımlıyız.
- Türkiye’de tüketici sofrasına ulaşan 800’den fazla üründe GDO’lu gıda olduğu hem ulusal hem de uluslararası laboratuvarlarda kanıtlandı.
Prof. Dr. Selim Çetiner - Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi
- Televizyonlarda yayımlananları izleyince ben de GDO’ya hayır diyorum. Ama tüm o bilgiler sansasyonel. Dünyada çok önemli oranda GDO’lu tarım yapıyor. Bir ekonomik yararı olmasa yapmazlardı herhalde.
- Yaptığım bir araştırma sonucu Türkiye’nin her yerinden toplanan 51 hayvan yeminden 50’sinde genetiği değiştirilmiş soya çıktı. Bunlar Avrupa Birliği’nin ithal ettiği soyalarla aynı. Yani AB de Türkiye’nin ithal ettiği soyaları ithal ediyor. AB diyor ki biz bu yemlerin ithalatını engelleyecek olursak bizim hayvancılığımız çöker, yurtdışından ithal etmek zorunda kalırız. Yani Avrupa Birliği’nde ithal edilmiyor diye bir şey yok.
- Bilimsel verilere dayalı olarak, risk analizleri yapılsın, insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri araştırılsın, yasal çerçevesi çizilsin, ondan sonra bundan ekonomik ve verimsel katkı sağlayacağını düşünen çiftçi eker, düşünmeyen ekmez. Üzerine de etiketini koyarsınız, isteyen alır, isteyen almaz.
Prof. Dr. Sabahattin Özcan - Ankara Üniversitesi Tarla Bitkileri Bölüm Başkanı
- Bitkilere aktarılan bir genle, bitki, zararları böcekleri öldüren bir zehir üretiyor. Böcek bu zehiri yediği zaman ölüyor ve bitki kendi kendisini korumuş oluyor.
Tabii ki biz de yemiş oluyoruz fakat yapılan araştırmalarda bu zehrin hayvanlar, insanlar ve yararlı böceklere zararının olmadığı görülüyor.
Zararlı olduğunu gösteren bulgular da var ama bu bulgular kendi içinde çelişkili.
- Eğer insan ve hayvan sağlığı için riskleri varsa sonuna kadar araştırılsın, olmadığına kanaat getirilirse, bu ürünleri üretelim ve kullanalım.
- Bu ürünler dünyada 125 milyon hektarlık alanda üretiliyor, 7’si Avrupa ülkesi olmak üzere 25 ülke bu bitkileri üretiyor, 54 ülke de tüketiyor. Avrupa Birliği’nde ise üretim çok az, 125 milyon hektarın 107 bini Avrupa’da. Üretmiyorlar ama tüketiyorlar. Yıllık 30 milyon ton soya tüketimleri var.
- Biz ne yapıyoruz, çiftçimiz üretmesin ama ithal edilsin diyoruz. Bu çok saçma.
- Yanlış kullanıldığı zaman biyolojik savaş silahı olarak da kullanılabilir.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde gerçekleştirilen programın videosunu abbasguclu.com.tr’den izleyebilirsiniz.
Özetin özeti: Bu konuda da uyutuluyoruz!..
Etiketler:
Abbas Güçlü,
GDO,
genetiği değiştirilmiş organizmalar,
Kenan Demirkol
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)