5 Eylül 2008 Cuma

'Siyam' pembeleri


Pembe domates maceramız bu yıl üçüncü yılına girdi. Balkonda domates yetiştirmeye bu yıl da devam ediyoruz. Her zamanki gibi güzel anılar biriktiriyoruz bu küçük 'macerada'. Macera diyorum çünkü bir metropol evinin balkonunda dayanıksız, 'nazik' bir yerli domates tohumunu büyütmek bir 'macera' gerçekten.




Bu yılki maceramızın küçük heyecanlarından biri de, domateslerimizin Siyam ikizleri hatta üçüz ve dördüzleri olmasıydı. Huzurlarınızda Siyam domatesi!



Bu sırttaki çizgi ikizlerin birleşme çizgisi... Sap bölümündeki yoğunluktan da anlaşılabileceği gibi her sapta sanki ikişer çiçek birleşmiş. Bu da bizim domatesi dördüz yapıyor!


Gördüğünüz gibi burada iki sap var. İkinci sap erken olgunlaşan kardeşine ait...






Bu da birlikte büyüdükleri kardeşi. O daha önce olgunlaştığı için onu koparıp afiyetle yedik. Kabukta bir yanık sorunu (Annemin dediğine göre Sam yeli vurmuş!) olsa da lezzetine diyecek yoktu...

DİP NOT: Pembe domates maceramıza kısaca değinmek gerekirse şunları söyleyebilirim. Pembe domates yetiştirme girişimi, saman tadı veren domateslere isyanın bir sonucu. Elbette koskoca bir tohum endüstrisine, uluslararası tohum tekellerine karşı hiçbir şansımız yok. O yüzden hiçbirimiz evde yetiştirdiğimiz domateslerle domates ihtiyacımızın tümünü karşılayabileceğimiz gibi bir hayal içinde değiliz. Bu bir üretim işi değil, bir gönül işi. Amerikan ve İsrail kökenli, kendini üretemeyen bu yüzden de üreticinin durmadan durmadan yenisini satın almak zorunda kaldığı (üstelik ağzımızın tadını kaçıran) tohumlara kendimizce bir karşı koyuş. Pembe Domates Ağı adlı gurubu, bu evladiyelik tohumun bilinmesi, tanınması ve yaygınlaşması amacıyla kurduk. Grup logosunu yukarda, sayfanın sağında görüyorsunuz. Biz bu grupta aramızda yukarda anlattığım türden deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Aramızda bulunan uzmanlardan yardım alıyoruz. Benzer bir hayali siz de paylaşıyorsanız, evladiyelik tohumların yaygınlaşmasına katkıda bulunmaya ne dersiniz?


NOT İKİ: Yukardaki yazı aynı zamanda PDA Merkez web kütüğünde de yer alıyor. Orada öteki grup arkadaşlarımızın benzer deneyimlerini de bulabilirsiniz.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Sol ayaklarda sağ kafalar...

Eşitlikten bahsetmeden demokrasi nutku atanların; dini sorgulamadan özgürlükten söz edenlerin; iktidarın peşinden fare gibi koşup Sol muhalefete aslan kesilenlerin verdiği derslerden bıktık!

Ece Temelkuran’ın Milliyet Gazetesi’ndeki ‘Sol ‘ayaklar’ ve sağ kafalar üzerine: Bıktık abiler!’ başlıklı yazısı:

‘Hiçbir zaman tam anlamıyla iktidara gelmemiş, dayak yemekten paçayı hiç kurtaramamış, bilip gördüğü tek şey işkence, katliam, açlık, yakılmak, yıkılmak olmuş Sol, her nasılsa bugün bu ülkede ‘bütün kötülüklerin anası’ ilan edilmiş durumda. Bu, Sol’un yaşadığı belki de en merhametsiz ve en insafsız saldırı. Zira, ‘Anlaşılmamaktan daha kötüsü yanlış anlaşılmaktır’ misali, solcu olduğun için öldürülmekten daha kötüsü solcu olduğun için faşist ilan edilmektir. Bu öyle bir operasyon, öyle bir yekvücut saldırı ki, kurşunlanmaktan beter. Çünkü zalim bir şüphe düşürüyor insanın içine. Çünkü her şeyden daha çok şunu düşünüyorsun:“Yanlış mı düşünüyorum?”Bunu düşünmekten düşünemez hale geliyorsun. Bugün Sol’un, aydınları ve siyasetçileri de dahil, içinde olduğu büyük sıkıntı budur. Herkes geceleri evinde nerede durduğunu, ertesi gün faşist ilan edilmemek için nerede durması gerektiğini düşünüyor. Yazarlar, ‘Sekter-Didaktik-Otoriter Liberal Çete’ tarafından belirlenen, ‘demokrasi, özgürlük, sol, hukuk standartlarına’ uyup uymayacakları endişesiyle, bir entelektüel sabotaja kurban gitmemeyi dileyerek yaşıyorlar. Entelektüel sabotaj
Şöyle bir düşünün:Cumhuriyet gazetesi, gazetenin yazarları, yazar-çizer çevrelerinde ne zaman karikatürleştirilmeye başlandı? Eleştiriler haklıydı ama düşünün, nasıl karikatür haline getirilmeye başlandılar? Sonra kendini Sol ile tarif eden bilim adamları, üniversite hocaları ne zaman İstanbul’da fikir üreten çevrelerce alaya alınmaya başlandı? Başlangıçta hakikaten tuhaf gelmiyordu. Ama işler nasıl Ahmet İnsel’in, Fuat Keyman’ın, Birgün gazetesinin entelektüel sabotaja uğramasına vardırıldı? Nuray Mert nasıl TİT’çi ilan edildi? Bu memleketin en ciddi kurumu olan Anayasa Mahkemesi, düne kadar hiç kimse olan yazar çizer tayfasının ağzında “Biz onların ne mal olduğunu biliyoruz” diye anılmaya başlandı? Bütün bu süreç nasıl meşrulaştırıldı? Çember nasıl genişletildi düşünün. Ve düşünün, bu çemberin içinde niye hep kendini öyle ya da böyle Sol ile tarif etmiş insanlar vardı? Benim (her ne demekse) ‘kadrolu Solcu’ olduğumu yazdırmak için çaçaron çocuklar nasıl köşe yazarı kılığına sokulup ortalığa fırlatıldılar? Bu ülkede en çok Sol’un imanını gevretmiş derin devlet nasıl oldu da Solcuların marifetiymiş gibi abrakadabralandı? Ortadoğu’nun ‘renkli devrimi’Benim fikrim odur ki, bu akıl tutulması sürecini, bu anlam karmaşasını, aydınların birbirine çarparak karşılıklı yok olmasını, zorunlu ideolojisizleştirilme operasyonunu ilk kez Türkiye yaşamıyor. Başka ülkelerin başka bir biçimde yaşadığı ‘renkli devrim’ sürecini Türkiye’de ılımlı İslam projesi ve bu projenin eski Solculardan devşirip vitrine koyduğu yazar-çizerle oluşturulan fikri atmosferle yaşıyor. Bugün yaşadığımız süreç, Ortadoğu’nun ‘renkli devrim’ sürecidir. Bizim ise bu atmosfer koşullarında ölmemiz, yok olmamız ve bunu yapmaya öncelikle kendimizden şüphe duyarak başlamamız gerekiyor:Ben demokrat değil miyim?Ben özgürlükçü değil miyim?Sol, fena bir şey mi artık?
İktidara fare, Sol’a aslan
Bugün, bizim trajedimiz tek başımıza düşünmektir. Kolektif aklı kendi ideolojik duruşunun doğal yöntemi olarak kabul etmiş Sol için tek başına düşünmek yok olmanın, yenilginin başlangıcıdır. Devrim Sevimay’ın, net, doğrudan ve yalın sorularla yazı dizisi olarak başlattığı ‘Sol Tartışıyor’ yazı dizisi bu yüzden önemli. Bu gazetelerde, bu kâğıt yapraklarda biraz da doğruları söyleyenlerin, kafası net olanların ve ezilenlerin yanında duranların sözleri yayımlansın yahu! Eşitlikten bahsetmeden demokrasi nutku atanların; dini sorgulamadan özgürlükten söz edenlerin; iktidarın peşinden fare gibi koşup Sol muhalefete aslan kesilenlerin verdiği derslerden bıktık!"

12 Ağustos 2008 Salı

Üstümüze kapanıyor dünya

Filistinli büyük ozan Mahmut Derviş geçirdiği kalp ameliyatının ardından 9 Ağustos’ta yaşamını yitirdi. Şiirleri yirmi dile çevrilen Derviş 67 yaşındaydı.
Dostları yaşamının son yıllarında Filistinli iki örgütün kanlı bir çatışma içine girmesine yaşlı yüreğinin dayanamadığını söylüyor.
Ölümün ardından söz etmek zordur ama İlhan Berk her şair ölüm için yazmalıdır der. Mahmut Derviş de vatansız ölmenin acısını derinden duyuran,
“...hala görmüyorum mezarımı,
bir mezara hakkım yok mu
bunca yorgunluğun ardından?”
diye haykırdığı şiirler yazdı. Çünkü 1948'de doğduğu yerler İsrail işgaline uğrayınca ailesiyle birlikte Lübnan'a kaçtı.
"Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi; bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra Lübnan denen ülkede bulduk kendimizi."
Tüm yaşamı sürgünlerde geçti. Arap edebiyatının ve Filistin direnişinin simgesi olan şiirlerini çoğunlukla hapishanelerde yazdı. Düşmana "ölürsem ey böcekler, vücudumu didik didik edin!" diye seslendi. 2003'te Nazım Hikmet şiir ödülü ona verildi. Geçen yıl Şiirİstanbul'un onur konuğuydu ama kalp rahatsızlığı nedeniyle onu İstanbul'da göremedik.
Doğduğu topraklar hala İsrail’in işgali altında. Doğduğu topraklara gömülmesi için ise İsrail’den izin alınması gerekiyor.
İşte bir şiiri (Ulaş B. Gezgin çevirisi):

Üstümüze kapanıyor dünya

Üstümüze kapanıyor dünya
Son boğaza gelene değin
Ve koparıyoruz uzuvlarımızı, geçebilmek için.
Un ufak ediyor bizi dünya
Tanesi olaydık bi',
Ölebileydik ve doğabileydik yeniden.

Anamız olaydı dünya,

Sevecen davranaydı bize.
Resim olaydık kayalarda
Düşlerimize, taşımak için ayna diye.
Gördük yüzlerini, savuracakların,
Çocuklarımızı, penceresinden bu son barınağın.
Aynalar asacak yıldızımız.
Nereye gitmeliyiz son sınırdan sonra?
Ner'de uyumalı bitkiler, son soluklarından sonra?
Kızıl buharla yazacağız adlarımızı.
Keseceğiz elini şarkının, etimizle bitecek olan.
Öleceğiz burada, burada son boğazda.
Burada ve burada yetiştirecek kanımız, bir zeytin ağacını.
***
Şiir varken fazla söze ne hacet...
Mezarı gölgeli, şarkı söyleyen kuşları bol, ruhu şad olsun.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Türküler Yanmaz


Berlin'deki yakılan kitaplar anıtı


Berlin'de bir anıt var: yakılmış kitaplar anıtı. Derin bir çukur... İçinde bomboş kitap rafları... İşte bu günlerde sık sık bu anıtı düşünüyorum. İçimde derin bir çukur... 1933'de Berlin'de olanlar fikirlerin, yakarak, yıkarak, hapse tıkarak, türlü çeşitli baskıyla susturulamayacağını kanıtlamadı mı? Orada bir plakette H. Heine'nın dizeleri (1820):"That was merely a prelude. Wherever they burn books, eventually they will burn people too." Nitekim kitaplardan sonra sıra insanlara gelmedi mi? Şairler geleceği görürler. Behçet Aysan'ın 'Bir Eflatun Ölüm' şiiri örneğin. Muhlis Akarsu'nun 'Akarsuyum yansam da .../...Yine gönlüm hoş değil' dizeleri... En çok da Metin Altıok'un Kavaklar şiiri:

"Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar...
Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.
Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.
Omzumda bir kesik el,
Ki durmadan kanar.
Ah kavaklar, kavaklar...
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar."

***

On beş yıl önce, İstanbul'da çok sıcak bir Cumartesi günüydü. Madımak'ın sıcağı o gün İstanbul'u da yakacak gibiydi. Haberi Kadıköy çarşısında alıp buz kesilenlerdendim ben.
Madımak ateşinden güçlükle kurtulanlardan biri de Aziz Nesin'di. Oğlu Ali Nesin, türbancılara yandaş çıkıyor bugün. (Burada ve şurada)
*
Adına Her yere kon dedikleri bir soruşturma nedeniyle bu ülkede birçok fikir önderi aylardır tutuklu. Aralarında artık gazetecilik okulunu birincilikle bitirmiş Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi var. Komşusu Can Dündar evin saatlerce aranmasından sonra evden bilgisayarların çıkarıldığını görmüş. O sırada gazetecinin 'Bilgisayarımızı niye götürüyorlar?' diye soran küçük kızına, "virüs taraması için..." demek ne acıdır...
*
Ey Avrupa, darbe tezgahçıları bir bir yakalanıyor değil mi? Hani mahkum olmadan kimse suçlu olamazdı medeni hukukuna göre senin? Acaba AB ülkelerinde böyle bir şey olsa ne olurdu? Bir yıl boyunca insan değil, hayvan değil, hiçbir canlıyı hapis tutamazsınız durup dururken!
*
Hasret Gültekin dinliyorum. Suda balık yan gider/açma yaram kan gider diyor. İyi geliyor. Anlıyorum ki türkülerini yakamamışlar Hasret Gültekin'in. Bedenini yaksalar da...

İnsanlığımızdan utanmayacağımız günlerin geleceğini umuyorum.



***
MÜZİK NOTU:

Hasret Gültekin

1 Mayıs 1971'de, Sivas'ın İmranlı kazasına bağlı Han köyünde, Süleyman ve Hacıhanım Gültekin'in üçüncü çocuğu olarak doğdu. Altı yaşında saz çalmaya başladı. On bir yaşında sahneye çıktı. Kadıköy Anadolu Lisesi'nden ikinci sınıfta ayrıldı. İlk resitalini Kadıköy Moda Sineması'nda 1987 yılında verdi.1991 yılında Yeter Fırtına ile evlendi.2 Temmuz 1993'de, Sivas'ta Madımak Oteli'nde 35 kişiyle birlikte yakıldı. 22 yaşındaydı... Ölümünden üç ay sonra oğlu, Roni Hasret Gültekin dünyaya geldi.
Türkülerini yakamadılar...

Başlıca çalışmaları:
Egenin İki Yakası 1997
Gece ile Gündüz Arasında 1989
Newroz 1990
Rüzgarın Kanatlarında 1991
Ayrıntıl bilgi burada.

2 Haziran 2008 Pazartesi

Sürpriz konuklar



Balkonumuzun konukları var: Bir güvercin ailesi...
Evlerini kurmak için bizim balkonu seçmişler. Saksıların arasına çam iğnelerini toplayıp ortasına bir yumurta bırakmışlar. Başından ayrılmıyorlar.




Önce tek yumurta vardı...





Birgün baktık ki iki olmuş yumurtalar. Sepete yerleştirirsek daha rahat edeceklerini sandık. Sepeti çam iğneleriyle doldurup ortasına yumurtaları yerleştirdik ama... ertesi gün bir baktık ki bizimkiler sepeti boşaltıp bildiklerini okumuşlar! Yumurtalar şimdi yine yerde. Çevresini ise çam iğneleriyle çeviriyorlar.
Şimdi merakla yavruların yumurtadan çıkmasını bekliyoruz.
Ha bir de, pire tozu bulmak gerektiğini düşünüyoruz. Ya hayvanlarda pire varsa!
Şurada okuduğuma göre yavrular iki haftada yumurtadan çıkacakmış. Anne ve baba yavruları ilk hafta güvercin sütüyle beslermiş. Bir ay sonra da uçacak hale gelirlermiş. Ondan sonra herhalde arkalarından Güvercin uçuverdi/Kanadın açıverdi türküsünü çığırırız! Bunlardan posta güvercini olur mu? diye sordu ailemizin en küçük üyesi. Belli niyeti kötü... Bakalım, göreceğiz...



"Güvercinim uyur mu?
Çağırsam uyanır mı?"

Güvercinin halk edebiyatındaki ve inanışlarındaki yerine ilişkin ilginç bir yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

***

Bu bizim hayvanlar tarafından ilk tercih edilişimiz değil! Daha önce de bir arı ailesi konuğumuz olmuştu! Tabii bizi biraz korkutmuşlardı onlar... Nasıl korkmayalım bir kovan arı salonumuza doldu! Nereden girdiklerini anladığımızda çok şaşırdık!
Salonun bir köşesine fi tarihinde kablolarla ilgili bir delik açılmış sonra da işlevsiz kalınca öylece bırakılmıştı. İşte o arılar o deliği kovan deliği olmaya uygun görmüşler. Arı kovanı da bizim salon oluyor! Arıları salondan atmak epey zor oldu. Salonu arılarla paylaşmak gerçekten zor oluyordu... Bu zorluğu bilmeyenler bize hazır arı oğulu gelmiş keşke bir kovana doldursaydınız. Bir kovan arı bilmem şu kadar lira ediyor, filan dediler ama bir de bize sorun. Deliği defalarca kapamamıza rağmen bir yolunu bulup yine içeri sızmayı başarıyorlardı. O macerada eşimi bol bol arı soktu. Kendisine arı zehrinin romatizmaya karşı ilaç yerine geçeceğini söyleyip züğürt tesellisi verdik!

29 Mayıs 2008 Perşembe

Cehennemin kapısından geçtim!



Cehennem kapısından geçtim evet ama kapıdan dışarı çıktım.
Ilık bir bahar gününde, her tarafın gelinciğe kestiği, yeşilin ve kırmızıların binlerce yıllık taşları süslediği, gezginlere neşe kattığı bir günde gittik Hierapolis'e. Neşeliydik ama burayla ilgili gerçekleri öğrenince aslında hayatla ölümün kolkola girdiği bir yerde dolaştığımızı anladık.




Önce çok geniş bir alanı kaplayan ve hayret verecek derecede sağlam kalmış nekropolde (yani mezarlık) dolaştık. Antik taşlar arasında kertenkeleler cirit atıyordu. Ağızlarına para konarak gömülüyormuş insanlar. Yeraltı dünyasını çevreleyen ırmaktan geçmek için kayıkçıya verilecekmiş bu para. Binlerce yıl önce de para her kapıyı açıyormuş demek. Mezarlar bu fotoğrafın üst kısmında bina gibi duran yapılar. Kimi mezarların iki, ötekilerin tek katlı, kimilerinin ise sadece bir sandık büyüklüğünde oluşu oluşu dikkat çekici.




Burası ölüler diyarıyla canlılar diyarını ayıran kuzey kapısı! Bir tarafı çok büyük bir alanı kaplayan antik mezarlık, bir tarafı Hierapolis kent merkezi. Roma döneminden kalma.
İşte rehberimizi bizi bu kapıdan geçirip cin çukurunun başına getirdi. Neyse ki ters yönde geçtik! Yani biz ölüler diyarından yani mezarlıktan gelip canlılar diyarına yani şehir tarafına girdik. Şimdilik...


Burası Apollon tapınağı altındaki Hades kapısı. Sonradan, geçici olarak taşlarla örülmüş. Hades'in yani yeraltı dünyasının kapısının açık kalması doğru olmazdı zaten...

Köylüler buraya cin çukuru adını vermiş. Oraya giren hayvanların ve üstünden uçan kuşların öldüğünü söylüyorlar ve kendileri de uzak duruyor.Çukurun içi yeraltından gelen suyla dolu. Yapılan bilimsel incelemeler burada karbon dioksit oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Yani artık anlaşılmış ki ölümlerin nedeni bu gaz.

Oysa binlerce yıl önce yani antik dönemlerde rahipler suçluları buradan yeraltı ırmağına atıp cehenneme yollarmış. İnanışa göre buradan giren suçsuzlar sağ olarak geri çıkabilirmiş ama suçlular bir daha geri dönemezmiş. Yeraltı ırmağının mitolojik adı bilindiği gibi Styx.

Bilim adamları mitolojide Styx olarak geçen bu yer altı suyunun, aslında travertenleri oluşturan su olduğunu ortaya koymuş. Canlıları öldürüyor ama sonra yer altından ilerleyip travertenlere ulaştığında onlara hayat veriyor. Hayat ve ölüm içiçe...


Neyse ki gezi travertenlerde su oyunlarıyla bitti...


28 Nisan 2008 Pazartesi

Bir fırıncı öyküsü

Yaşlılarla konuşmayı daha doğrusu onları dinlemeyi çok severim. Hepsi birer deryadır. Dünya hakkında size söyleyecekleri çok şey vardır. Geçen hafta karşılaştığım bir öğretmenimin (Antalya Aksu Köy Enstitüsü 1946 mezunu Mehmet Şaban) anlattıkları öyle ilginçti ki yazmadan edemedim. Bilmem ondan izinsiz anılarını yazmamı densizlik sayar mı ama onun anlattıklarından alınacak dersler var.
Mehmet başöğretmenim (senelerce Gaziosmanpaşa’da bir okulda müdür olarak çalışmış) tam seksen iki yaşındaydı. Bana 1940’lı yıllardaki mücadeleli öğrenciliğini anlatırken hem güldü hem ağladı. Ben ise derin düşüncelere daldım.
Onun öğrenci olduğu dönem, biliyorsunuz İkinci Dünya Savaşı’nın dünyayı kasıp kavurduğu yıllar. Biz savaşa girmemiş olsak da savaş Trakya sınırlarımıza kadar gelmiş; ekmek karneye bağlanmış. Herkes yarı aç yarı tok...
Öyle bir dönemde Antalya Aksu Köy Enstitüsü öğrencileri de doymuyor. (O kuşaktan yakınınız varsa dikkat edin sofradaki kırıntıları bile bir bir yerler veya toplayıp bir kavanozda biriktirirler; sonradan köfte hamuruna katmak veya kızartma unu olarak değerlendirmek üzere. Nedeni budur; ekmeği bir zamanlar karneyle almış olmaları. Günlük bir dilim ekmek tayınlarının bir kırıntısını bile ziyan edemeyecek duruma düşmeleri...) Çocuklar birer ikişer köylerine dağılıyorlar. Köylerde ekmek bulma olasılığı daha fazla. Mehmet öğretmen de (herhalde 15-16 yaşlarında o sıra) babasından bir mektup alıyor. Babası “Oğlum eve gelme. Ben evdeki kardeşlerini doyuracak ekmeği bile bulamıyorum,” diyor. Bir baba oğluna bunu demek zorunda kalıyor; düşünün artık... İnsanlar açlıkla terbiye oluyorlar yani... (Mehmet öğretmen sözünün burasında ağlamaya başladı.) Babasından umudu kesince ilçeye gidiyor. İlçedeki doktor onun haline acıyor. “Oğlum,” diyor. “Bizim eve git de karnını doyur.” Mehmet günlerdir karnı doymamış olduğundan, doktorun evinde ailenin bir haftalık ekmeğinin yarısını bir oturuşta yiyor. Doktor durumu görünce kızamıyor. “Gel,” diyor. “Seni bu yaz bir işe yerleştireyim. Hem okul harçlığı çıkarırsın, hem de karnın doyar.” Ve Mehmet’i kasabanın fırınına çırak veriyor.
Mehmet akıllı bir çocuk. Orada kısa sürede ustasından ekmek yapmayı öğreniyor. (Hatta bana maya yapmayı bile anlattı. Biliyorsunuz ekmek mayası hazır alınan bir şey. Ama mayanız yoksa ne yaparsınız ekmeğin taşması için?)
Öykünün bundan sonrası tahmin edileceği gibi gelişiyor. Okulda bir fırıncıya gereksinim olunca Mehmet bu işle görevlendiriliyor. Gece belli aralıklarla kalkıp mayayı hazırlıyor, hamuru tutuyor, hamurun mayalanmasını kontrol ediyor, ekmekleri hazırlıyor ve kahvaltıdan önce ekmeği hazır ediyor. Sonra bütün öğrencilerle birlikte ders başı yapıyor. Kısacası gündüzü öğrenci, geceyi fırıncı olarak yaşıyor.
İşte Mehmet Şaban, bu yoksul köy çocuğu böyle okuyup, başöğretmen oluyor. Daha binlerce köy enstitülü yoksul çocuk gibi... Sonra da doğdukları yörelerde çevrelerine ışık saçıyorlar. Şimdi hepsi sekseni devirmiş o kuşak çevrelerine ışık veren birer mum olmuşlar, kendilerini hiç düşünmeden. Bilirsiniz mum dibine ışık vermez. Çalmamış çırpmamış, hepsi de yoksul ve onurlu. Son yıllarda basında köy enstitülerine karşı ağzı olanın konuşmasına, galiz küfürler edilmesine karşın başları dimdik. Sırtları seksen yılın ağırlığıyla bükülmüş olsa da...