14 Aralık 2009 Pazartesi

Günay Akarsu kitabımız Hürriyet gazetesinde:))





13 aralık 2009 Pazar Hürriyet Gazetesi Keyif eki 7. sayfada Serhan Yedig imzasi ile Merhaba Gösteri Topluluğunun hazirladiğı " Toplumcu Tiyatroya Adanmis Bir Yasam S.Gunay AKARSU " adli kitabimizin tanitim yazisi yer aldı.

http://e-gazete.hurriyet.com.tr/Keyif/2009/12/13/1/01/main.aspx



Bu konudaki öteki yazılarıma ulaşmak isterseniz:

http://nicomedian.wordpress.com/2006/05/08/gunay-akarsu-ve-tiyatro/

http://nicomedian.blogspot.com/2009/11/tiyatroya-adanms-bir-yasam.html


Başka linkler:

http://www.tiyatronline.com/ysahnetozu57.htm

http://www.tiyatrom.com/2010_haber_0076.htm

08 Kasım 2009 Pazar

Tiyatroya adanmış bir yaşam



Uzun süredir hocamız Günay Akarsu anısına bir kitap hazırlığındaydık. Geç oldu ama güç olmadı: Nihayet kitabımızı geçen hafta matbaadan taze taze alıp İstanbul Kitap Fuarı'na yetiştirebildik. Bir bahar bayramı sevinci yaşayarak; çünkü yeniden doğmuştu hocamız. İşte bu yüzden kitabı elimizde tuttuğumuz an, papatyalar açtı içimizde. Yüreğimiz pır pır etti, Dündar İncesu'nun dediği gibi yeni doğmuş bir bebeği koklar gibi kokladık.

Bize bu büyük sevinci yaşatan Günay Akarsu kitabının basın duyurusu şöyle:


BİR TİYATRO ADAMININ YAZILARI VE YAŞAMI

S. Günay Akarsu 1959 - 1982 arasında tiyatro eleştirmenliği, tiyatro kitapları ve tiyatro dergisi yayıncılığı, tiyatro öğretmenliği, amatör tiyatro yönetmenliği gibi bir çok alanda ürün veren, tiyatronun seyirci ve siyasa ile ilişkisi üzerine görüşlerini yazan sosyalist bir tiyatro adamı idi. Öğrencileri Akarsu'nun tiyatro etkinlikleri ve yazılarının derlendiği bir kitap hazırladı, Mitos- Boyut Yayınları'nda yayımlandı: "Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu".

Kitap, Akarsu'nun tiyatro eleştirilerinden seçmeler, farklı gazetelere yazdığı profesyonel ve amatör tiyatroların kültürel ve siyasal etkileri üzerine kendi yazıları yanında, hakkında yazılan yazılar ve kurduğu ve yönettiği İzlem Yayınevi, Oyun (1964 ve 1979) ve Tiyatro 70(1970) dergileri, İzmir (1972) ve İstanbul (1976) Merhaba Gösteri Toplulukları hakkında yazılmış yazılar yer almaktadır.

"Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu", Akarsu'nun yaşamı ve emeği yanında Türkiye Tiyatrosu'nun 50 yıl öncesine dek uzanan geçmişinden renkler, kesitler taşıyan bir kitap.

"Tiyatroya adanmış bir yaşam: S. Günay Akarsu". Mitos- Boyut Yayınları Tiyatro/ Kültür Dizisi:93

1. Baskı: 2009 Ekim

ISBN : 978 975 7785 34-2

320 sayfa- Fiyatı: 25 TL ( Kdv dahil)

Yayına Hazırlayan:

MERHABA GÖSTERİ TOPLULUĞU

Mustafa SERCAN- Şefika Görgülü KAMÇEZ- Rüksan Doksatlı TUNA- Erdinç ÖZKÖYLÜ- Dündar İNCESU

03 Kasım 2009 Salı

Nedir bu GDO orucu?

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar GDO orucunda.

Nedir bu GDO orucu? Nasıl tutulur?

Bunun için yapmamız gereken şey, satın alıp yediklerimize biraz dikkat, özen göstermek, azıcık da buna zaman ayırmak.

Hangi konularda ve nasıl mı?

Bakın ben ne yapıyorum:

Alışverişte aldığım yiyeceklerin etiketini, arkasını okuyorum. İçinde NBŞ (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olanları almıyorum.
Satıcılardan, "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden içerikleri sorguluyorum.
Marketlerden organik ürün standı talep ediyorum. Böylece tüketici talebi var demelerine yani satıcıya tüketicinin gücünü hissettirmeye çalışıyorum. Tabii ne kadar çok olursak o kadar anlamlı bu. (Bir elin nesi var, iki elin sesi var.)
Köylülerden (köylü pazarı, civar köyler, hatta gidebilirsem Feriköy Organik Pazar’dan -ki bir de Kartal’a açılıyormuş duyduğum kadarıyla) alışveriş ediyorum.
Ev turşusu, reçeli, tarhanası, salçası kullanıyorum. Turşu, reçel, konserve yapmak hiç de zor ya da zaman alıcı işler değil inanın.

Taze sebzeleri mevsiminde kullanıyorum.

Bu sene kendi sebzemi, meyvemi (hatta belli mi olur tavuktan başlayarak hayvansal ürünleri) kendim üretmeyi planlıyorum. Kiralık hobi bahçeleri var balkonu, bahçesi olmayanlar için.

Bunun dışında nerelerde tökezleyeceğime yani orucun kurallarına sadık kalamayacağıma bakıyorum ki o konularda da çözümler var mı, öğreneyim.

***

Bütün bu pratiğin gelip dayandığı (beni düşündüren) bir yer var ki o da organik ve çevre dostu yaşamanın herkes için erişilebilir olup olmadığı. Bence şimdi artık sorunun bu yanına da bakmanın zamanı geldi. Organik gıdaları daha erişilebilir (ucuz ve bol) kılmak, fiyatlarını direrleriyle eşitlemek için neler yapabiliriz; bunu da düşünmeliyiz.

***

Başka (DAHA TEMİZ, ADİL ve İYİ) bir dünya mümkün. Bunu yapmak bizim kuşağın elinde. Bizden sonra ise, artık herşey için çok geç olabilir.



Birkaç okuma önerisi:
ABD Tarım Bakanlığı TBMM üyelerini ikna odasına mı aldı başlıklı yazı

İbretlik: GDO'ya evet diyen biri (Buyrun burdan yakın!)

Bu da Mine Şenocaklı'nın yazısı: Büyük tehlike için birkaç öneri

02 Kasım 2009 Pazartesi

Ne yersek o'yuz...

Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık 'konmamaya' ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.

Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar... Asıl onu merak ediyorum ben.

Diyorlar ki "üreticisi, eğer, GDO'lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!"
Diyorum ki, "benim kızım denek değil!"

Anneler! 26 Ekim Pazartesi günü 27388 sayılı Resmi Gazete'de sizi, ailenizi, çocuklarınızı çok yakından etkileyecek bir yönetmelik yayımlandı:

Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile bunları içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik" !

Şu andan itibaren market raflarına uzanıp da aldığınız herhangi bir ürün, çocukluğunuzda yediğiniz, yemeye alıştığınız gıda olmayacak. Çocuklarımıza "çocukken yediğimiz"i yedirme hakkımız, elimizden alındı. "Yerine koyduğumuz"sa, çocuklarımıza yüksek ihtimal daha fazla sağlık problemi olarak dönecek. Yeni doğanlarımızda daha fazla otizm göreceğiz. Yeni doğanlarımızın daha çoğu yaşamayacak. Çocuklarımızın çocuklarını görebilme ihtimalimiz, annelerimizinkinden daha düşük olacak...

Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sistemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin.

Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.

Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı
çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik çokuluslu şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.
Vatandaşını ticaretin, gerçek gıdayı GDO'nun önüne koyan bir yönetim arzuluyoruz.
Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.
Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var:
"Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"

30 Ekim 2009 Cuma

Genetiği değiştirilmiş organizmalar?

Abbas Güçlü'nün Genc Bakis Programinin Ozeti:



Genetiği değiştirilmiş organizmalar yani GDO’lar, bizim için çok yeni kavram. Ama hayatımızın tam içindeler. Yediğimiz içtiğimiz her şeyde onlardan bir şeyler var. Peki yararlı mı zararlı mı? Görüşler o kadar farklı ki domuz gribi aşısı ve ıslak imza konusundaki tartışmalar onun gölgesinde kalır.
Önceki gece Genç Bakış’ta sabaha kadar bu konuyu tartıştık, işte özeti:
Prof. Dr. Kenan Demirkol - İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi
- Avusturya’da hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucu, GDO’lu ürünlerin organ hasarı, karaciğer ve böbrek yetmezliği, kısırlık, erken doğum, düşük gibi rahatsızlıklara yol açtığı kanıtlanmıştır.
- Sanayiye yakın bazı bilim adamları bizi bilime karşı gelmekle suçluyorlar. Ama çalışmalar ortada; insanı yok et, hayvanı yok et, çevreyi yok et, sonra ben bilim yaptım de. Bilim buysa, ben bilim yapmıyorum.
- GDO’lu ürünlerden kim, ne yarar sağlıyor? Toplum daha besleyici, vitamin zengini bir besin mi alıyor? Hayır. Tarım ilacı yemiş oluyor. Verim artışı olmuyor. Dolayısıyla çiftçiye de yarar sağlamıyor. Sadece bunu üreten firma yarar sağlıyor. Durum ortada.
- Dışarıdan bakarak hiçbir şekilde GDO’lu ürünle GDO’suz ürünü ayırt edemezsiniz.
- Beslenmeye dair çarpıcı bir örnek; 1700 yılında İngiltere’de bir kişinin yılda tükettiği şeker miktarı 5 gram iken bugün tam 70 kilo. Yani insan vücudu bu kadar şekeri tüketmeye uygun bir yapıda değil.
- İnsülin gibi bazı ilaçlar genetiği değiştirilmiş bakterilere ürettirilir. Böyle yararları da var. Bunlar aleyhine bir şey söylemiyoruz.

Gürol Ergin - CHP Muğla Milletvekili
- Biz CHP olarak Biyogüvenlik Yasası’nın çıkmasını istiyoruz. Ve bunun Tohumculuk Yasası çıkmadan, çıkması gerektiğini hep söyledik. Aylar önce TBMM’ye GDO’lu ürünler hakkında bir araştırma önergesi verdik. Bu önerge hâlâ Meclis gündemine getirilmedi. Bir şeyler saklanıyor.
Ne gariptir ki; bu yasa çıkmadan, apar topar, asla kabul edilmesi mümkün olamayan bir yönetmelik çıktı. Bu, hükümet adına ayıptır. Bu yönetmeliğin tek amacı GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye serbestçe girmesi ve Türk insanının bunları tüketmeye yöneltilmesi.
- Bir süre önce, Tarım Bakanı ve ardından Tarım Bakanlığı müsteşarı, “GDO’lu ürünlere asla izin vermeyeceğiz” dedi. Ve bugün anlaşıldı ki Sayın Bakan da, Sayın Müsteşar da Türk ulusuna yalan söylediler.
- Şu an dünyada açlık var, Türkiye’de de yatağa aç giren insanlar var. Fakat bunu önlemenin çaresi o insanları yarın kendilerinden sonraki kuşaklara nasıl etkisi olacağını bile belirleyemediğimiz bir beslenme biçimiyle beslemek midir? Yoksa herkesin gıdaya ulaşabileceği bir rejimi oluşturmak mı? Dünyanın bugünkü sorunu gıdanın azlığı değil gıdaya ulaşmadaki eşitsizliktir.
- Diyorlar ki bu ürünleri bebeklere yedirmiyoruz. Ama o bebeği doğuracak, doğduktan sonra emzirecek anneye yediriyorlar. Burada müthiş bir paradoks var.
Gökhan Günaydın - Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
- Türkiye’ye 1998 yılından bu yana her yıl milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş ürün giriyor. Geçen güne kadar bu konuda hiçbir düzenleme yoktu, soran da yoktu. Her yıl en az 2 milyon ton soya, 2 milyon ton mısır ülkeye rahatça giriyordu.
- Şimdi GDO’lu ürünlerin ekimine de izin veren yasa tasarısı taslağını Bakanlar Kurulu’ndan geri çektiler, yerine ekime izin vermeyen bir yönetmelik çıkardılar. Ekimine zaten Türkiye’nin ihtiyacı yok, yenilmesine de izin verilmemeli.
- Şu anda yaş sebze tohumunun yüzde 88’ninde dışa bağlıyız. Sertifikalı hububat tohumunun ise ancak yüzde 25’ini kendimiz karşılayabiliyoruz. Bu asla kendiliğinden olmadı. Eğer siz araştırma enstitülerini tasfiye eder, bütçelemezseniz, teknik elemanları desteklemez, tarım işletmelerini bozup üzerine otel yaparsanız, Türkiye’nin tohumculuk deneyimi ortadan kaybolur.
- Türkiye bir gen cenneti. 13 bin bitki türü yaşıyor bu ülkede. Koskoca Avrupa kıtasında bizden daha az bitki türü var. Ve biz bu cennetin üzerinde yaşayan insanlar, tohumda dışa bağımlıyız.
- Türkiye’de tüketici sofrasına ulaşan 800’den fazla üründe GDO’lu gıda olduğu hem ulusal hem de uluslararası laboratuvarlarda kanıtlandı.
Prof. Dr. Selim Çetiner - Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi
- Televizyonlarda yayımlananları izleyince ben de GDO’ya hayır diyorum. Ama tüm o bilgiler sansasyonel. Dünyada çok önemli oranda GDO’lu tarım yapıyor. Bir ekonomik yararı olmasa yapmazlardı herhalde.
- Yaptığım bir araştırma sonucu Türkiye’nin her yerinden toplanan 51 hayvan yeminden 50’sinde genetiği değiştirilmiş soya çıktı. Bunlar Avrupa Birliği’nin ithal ettiği soyalarla aynı. Yani AB de Türkiye’nin ithal ettiği soyaları ithal ediyor. AB diyor ki biz bu yemlerin ithalatını engelleyecek olursak bizim hayvancılığımız çöker, yurtdışından ithal etmek zorunda kalırız. Yani Avrupa Birliği’nde ithal edilmiyor diye bir şey yok.
- Bilimsel verilere dayalı olarak, risk analizleri yapılsın, insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri araştırılsın, yasal çerçevesi çizilsin, ondan sonra bundan ekonomik ve verimsel katkı sağlayacağını düşünen çiftçi eker, düşünmeyen ekmez. Üzerine de etiketini koyarsınız, isteyen alır, isteyen almaz.
Prof. Dr. Sabahattin Özcan - Ankara Üniversitesi Tarla Bitkileri Bölüm Başkanı
- Bitkilere aktarılan bir genle, bitki, zararları böcekleri öldüren bir zehir üretiyor. Böcek bu zehiri yediği zaman ölüyor ve bitki kendi kendisini korumuş oluyor.
Tabii ki biz de yemiş oluyoruz fakat yapılan araştırmalarda bu zehrin hayvanlar, insanlar ve yararlı böceklere zararının olmadığı görülüyor.
Zararlı olduğunu gösteren bulgular da var ama bu bulgular kendi içinde çelişkili.
- Eğer insan ve hayvan sağlığı için riskleri varsa sonuna kadar araştırılsın, olmadığına kanaat getirilirse, bu ürünleri üretelim ve kullanalım.
- Bu ürünler dünyada 125 milyon hektarlık alanda üretiliyor, 7’si Avrupa ülkesi olmak üzere 25 ülke bu bitkileri üretiyor, 54 ülke de tüketiyor. Avrupa Birliği’nde ise üretim çok az, 125 milyon hektarın 107 bini Avrupa’da. Üretmiyorlar ama tüketiyorlar. Yıllık 30 milyon ton soya tüketimleri var.
- Biz ne yapıyoruz, çiftçimiz üretmesin ama ithal edilsin diyoruz. Bu çok saçma.
- Yanlış kullanıldığı zaman biyolojik savaş silahı olarak da kullanılabilir.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde gerçekleştirilen programın videosunu abbasguclu.com.tr’den izleyebilirsiniz.
Özetin özeti: Bu konuda da uyutuluyoruz!..

11 Eylül 2009 Cuma

Tarihte Türk Macar ilişkileri





(Radikal Kitap 11 Eylül 2009)



Bir sergi, bir kitap: ‘Türk-Macar Tarihi İlişkilerinden Kesitler’


Şefika G. Kamcez

................


Geçtiğimiz aylarda Dolmabahçe Sarayı’nı ziyaret edenleri burada bir sürpriz bekliyordu. Türk-Macar Tarihi İlişkilerinden Kesitler adını taşıyan derli toplu ve başarılı bir sergiyle, aynı adlı bir kitap.
Kitapta temel olarak Camlı Köşk’te 2 Mayıs-5 Temmuz 2009 arasında açık kalan sergide yer alan unsurlar, Türk Macar ilişkileri fonunda, sondan başa doğru bir zamandizinsel sıra ile anlatılıyor. Böylece tarih boyunca Türk Macar ilişkilerini, tarihi ya da sanatsal değeri olan objelere bakarak görsel bir zenginlik içinde okumak olanağı doğuyor. Yani siyasi tarihe paralel olarak sanat tarihi de gözler önüne seriliyor.
Bilindiği gibi Macarlar ve Türkler’in (bin yıllık eski tarih bir yana bırakılırsa) tanışıklığı Mohaç Savaşı’ndan sonra Osmanlıların Macaristan’a yerleşmesiyle başladı. Daha sonra çeşitli dönemlerde, Osmanlılar Macar ulusal kahramanlarına kucak açtılar. Kitap boyunca sezdirildiği gibi Türk-Macar ilişkileri bütün bu dönemler boyunca hep bir dostluk havasında geçti.
Kitap günümüzdeki Budapeşte Lóránd Eötvös Üniversitesi’ndeki Türkoloji bölümünün kuruluşuyla başlıyor. Avrupa’da Slav, Latin ve Germenler arasında sıkışmış olan Macarlar öteden beri kendi kökenlerini araştırmaya önem vermişlerdir. Bu çalışmaların sonuçlarından biri olarak, dünyada ilk Türkoloji bölümü 1870’de Budapeşte Üniversitesi’nde bir disiplin haline gelmişti.
İkinci bölümde Atatürk döneminde Macaristan’ın Türk inkılâbına bakışı ve heyecanla karşılayışı ele alınıyor. Daha sonra biraz daha geriye gidilerek, 1848-1849 Macar özgürlük savaşçılarından Polonyalı general Bem’in (Murat Paşa) Rus ordusuna yenilip Osmanlı Devleti’ne iltica ettikten sonraki yaşamı ele alınıyor. Osmanlılar tarihte birçok kez olduğu gibi yine bir Macar özgürlük savaşçısına, Murat Paşa’ya da kucak açmışlardı.
Sergide orijinali görülebilen ve Sultan Abdülhamid’e Macaristan’dan gönderilen armağan sandığın mahiyeti bol fotoğraflı olarak anlatılıyor. Macar halk sanatında önemli yeri olan ahşap boyamacılık örneği bu av sandığının içi de çeşitli sanat ürünleriyle doludur.
Osmanlıların 16. yy.’da fethettiği ve marşlara, şarkılara ilham olmuş Estergon Kalesi’nin sancağına da kitapta yer veriliyor. 16. yüzyıldan kalma, artık parlaklığını oldukça yitirmiş olmakla birlikte, canlı kırmızı renkte olduğu anlaşılan bu sancak 3.20 metre boyunda ve ipek dokuma.
Avusturya-Macaristan imparatorunun İstanbul’u 1. Dünya Savaşı yıllarında (1918) ziyareti ayrı bir başlık oluşturuyor. Kitapta anlatılan belgelerde bu ziyaretle ilgili karşılama töreninden yenen yemeklere kadar birçok bilgiyi bulmak mümkün.
1.Dünya Savaşı dönemiyle ilgili olarak, İttifak Devletleri’ni ifade etmek üzere yapılmış çekmeceli ahşap kutu ve anı albümü, hem sergide hem kitapta önemli bir yer tutuyor. Dönemin sanat anlayışını da ortaya koyan bu kutu, padişah V. Mehmet Reşat’a armağan olarak sunulmuştu. Dolmabahçe sarayı içindeki Abdülmecit Efendi Kütüphanesi’nde yer almaktadır. Bilindiği gibi hem Osmanlılar hem de Macarlar İttifak Devletleri arasında yer alıyordu.
Daha sonra 93 Harbi olarak bilinen savaşın öncesinde Macarların Türklere verdiği destek anlatılıyor. Bu kapsamda Dr. Béla Erődi’nin18 Kasım 1876 tarihinde Macar Muharrirleri Cemiyeti’nde yaptığı konuşmaya değiniliyor.
Elbette ünlü Macar besteci Béla Bartók’un Anadolu’daki türkü derlemeleri ile Türk ve Macar müzikleri arasındaki kimi melodik benzerlikler de kitapta önemli bölümlerden birini oluşturuyor. Bartok 1936’da Adnan Saygun’un davetlisi olarak Anadolu’yu gezmiş, incelediği 90 ezgiden 20’sinin Macar müziklerine çok benzediğini bulmuştu.
Bu kitapla daha önce Türk Macar Dostluk Derneği’nin yayınladığını gördüğümüz Türkçe-Macarca çift dilli kitaplara bir yenisi eklenmiş oluyor. Macaristan’la ticari ilişkisi nedeniyle Macarca öğrenmeye çalışan bir arkadaşım en büyük yararı çift dilli kitaplardan gördüğünü söylemişti. Zira, ders aldığı kişinin öğrettiği Macarca standart Macarca olmadığından, başına birkaç tatsız ve komik olay gelmiş Macaristan’da.
Ancak ben kendi adıma Macarca bilmediğim için kitabın Macarca bölümleri hakkında bir fikir edinemediğimi belirtmeliyim. Ancak en azından Türkçe bölümlerinin büyük bir bilimsel titizlikle hazırlandığını söyleyebilirim. Bu bol resimli ve temiz baskılı kitap, konuya ilgi duyanlar ve sergiyi kaçıranlar için biçilmiş kaftan.

....................................


Türk - Macar Tarihi İlişkilerinden Kesitler:
Fejezetek A Török - Magyar Kapcsolatok Törteneteböl

TBMM Milli Saraylar Yayınları
Hazırlayan: T. Cengiz Göncü
İstanbul 2009, 20x27.5 cm, 303 sayfa

06 Temmuz 2009 Pazartesi

BOMBA YER MİSİNİZ?

Kimyasallarla ve genetik müdahalelerle bombaya dönüşen besinleri insanlar para vererek alıyor, yiyor, çocuklarına yediriyor. Hayatı her geçen gün daha yaşanmaz hale getiren şirketler ve iktidarlar, genetiği değiştirilmiş gıdalarla doğaya tecavüz ederek özürlü bir gelecek yaratıyor.

Mesud Ata / yeniHarman

Medeniyetin doruğuna doğru koşar adımlarla ilerliyoruz. İlerleme, modernleşme diyerek yücelttiğimiz ne varsa bizi alaşağı ediyor. Modern insan, kendi eliyle yaptığıyla keyiflenip doğaya kafa tutmakla övünürken, damarlarından tüm vücuduna yayılan, iliklerine işleyen yapay tatlandırıcılar ve keyif yapıcılarla kafası güzel bir çağın tadını çıkarıyor. Yeni nesil gerçek domatesin, gerçek elmanın tadının, kokusunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Hormonlu yiyeceklerle, genleriyle oynanmış besinlerle açlığını gideren çürük bir nesil yetişiyor.

Köylü, şehrin ışıltısıyla hipnotize edilip, köylerdeki yıldızlardan ay ışığından kopartılarak metropol denen kanalizasyona getiriliyor, ciğerine çektiği kesif kokuyla afallasa da zaman içinde şehrin üzerinde yükseldiği leş kokularına alışarak şehirli oluyor. Köylüler ihtiyaçlarını şehre inip alıyor, tarım çiftçinin değil büyük şirketlerin, makinelerin hükmü altında. Çiftçiler, daha evvel “organik sebze” denildiği zaman şaşkın şaşkın bakarken artık saf toprak, su, tohum bulamaz oldu. Kimyasal gübreler, ilaçlar, hormonlar kocaman sorun iken genetiği değiştirilmiş gıdaların çağı da başlamış oldu. Çiftçi kendi tohumunu çıkaramaz olmuş, genetik yapısından dolayı ikinci kez kullanılamayacak ya da kullanım hakkı patentlenmiş tohumları ekiyor. Kendi tohumunu biriktirip bir sonraki sene kullanamayan çiftçi, üretici kimliğini yitirmiş durumda. Her şey gıda tekellerinin, makinelerin kontrolüne giriyor.


Akrep genli domates

Genetiğiyle oynanmış gıdaların adını bir süredir daha sık duyar olduk. Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO), biyoteknoloji ile farklı organizmaların genlerinin evlendirilmesiyle ortaya çıkan yeni ürüne verilen isim. Amaç, istenilen tatta, kokuda, şekilde, renkte vs. dayanıklı, “kaliteli” ürün elde etmek. Soğuğa dayanıklı bir domates elde etmek için domatese köpekbalığı geni transfer edilirken, ürünü zararlılardan korumak için akrep geni naklediliyor. Sebze ve meyvelere nakledilen genler arasında “ihtiyaca göre” domuz geni ve insan geni de bulunabiliyor.

GDO katklı maddeler, GDO bazlı gıdalar hayatımızda uzun süredir var. Bunlarla ilgili sorun devam diyorken, insanlar uzun yıllardır neredeyse her gün GDO katkılı ürünleri tüketirken artık doğadan alıp doğal diye tüketebileceği ürün bulamayacak duruma geliniyor. Buğday, pirinç, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz ve elma gibi doğal diye uzandığımız ürünler genetiği değiştirilmiş tohumlardan elde ediliyor.

Daha kaliteli olacağı iddia edilen GDO’lar devasa bir tehlike. Daha şimdiden kansere, kısırlığa, alerjiye, bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açtığı tartışmaları sürerken, genetik değişim gibi, etkileri uzun bir sürenin ardından görülebilecek, şimdiden tespit edilmesi mümkün olmayan muhtemel çarpıklıkları düşünmek ürkütüyor. Farklı genler biraraya gelerek bambaşka özellikler kazanabilecek; bu ise GDO’ların, doğada etkileşim halinde olduğu diğer bitkilerde ve o ürünleri tüketen insan ve hayvanlarda farklı tuhaflıklar yaratabilecek. Zaman içinde insan, hayvan ve bitkilerin soy kütüğüne işlenerek nesilden nesile aktarılacak.


‘Islah’ adına bozgunculuk

2006’da Meclis’ten geçen Tohumculuk Yasası ile tohum üretimi yurtdışından çeşitli şirketlere teslim edilerek, çiftçilerin inisiyatifi ortadan kaldırılmış, tohumların büyük tohum tekellerinin eline geçmesine neden olmuş ve genetiği değiştirilmiş tohumların önünü iyice açmıştı. Bu yasayla çiftçilerin kendi arasında tohum paylaşması engellenerek, çiftçilerin kendi bölgelerinin dokusuna uygun, kaliteli ve verimli tohum kullanmalarının önü iyice kapatılmıştı.

GDO’ların önünü açan yasanın ardından, bu yıl Mayıs ayında Milletvekillerinden ve Tübitak temsilcilerinden oluşan bir grup ABD’ye “GDO ve tohum gezisi” olarak tanımlanan bir görüşmeye gitmişti. Bu görüşme Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nden Kemal Özer tarafından “genetiği değiştirilen ürünlerin Türkiye'de satılmasının yasallaştırılmasına yönelik ikna gezisi” olarak yorumlanmıştı.

ABD’nin başını çektiği GDO üretiminin tüm dünyaya yayılması için çaba harcanıyor. Yaygınlaştırma politikası GDO’nun daha kaliteli ve daha ucuz gıda üretimi için gerekli olduğu söylemi üzerine inşa ediliyor. Kimi Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu pek çok ülke GDO’ya hayır, diyor. Türkiye heyetinin ABD gezisi sıralarında İskoçya Çevre Bakanı da “Biz, GDO karşıtı diğer tüm uluslarla omuz omuza durmaya ve insanlarımız istediği için mücadele etmeye hazırız” diye açıklama yapmıştı.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, geçtiğimiz ay Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı adının Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirileceğini bildirerek çeşitli açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalar arasında GDO da vardı. Çiçek, açıklamasında “Genetiği değiştirilmiş bitkilerin izinsiz kullanımı, biyolojik çeşitlilik merkezleri ve organik tarım yapılan alanlara yakın üretimlerle bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde özel amaçla geliştirilenler hariç kullanımı yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu alandaki bir başıboşluk, düzensizlik ortadan kaldırılmış olacaktır.” diyordu. Oysa başıboşluğun ve düzensizliğin kaynağının GDO’ların bizzat kendisiydi. GDO’lar küçük çocuk besinlerinde kullanılmasa dahi çocuklarını emziren anneden çocuğa geçebilecek, hayvan yemi olarak kullanılmaları takdirde hayvanlara ve dolayısıyla hayvan ürünlerinden yine insanlara geçecek, böcekler aracılığıyla tozlanmayla diğer tarım alanlarına taşınacak.

Muhafazakar kafalar, canlıların geleceğini tehlikeye sokan, suyu, yiyeceği, havayı kendi tekelleri altına almaya çalışan girişimlere karşı olan hareketleri “solcu ve anarşist zırvaları” diye nitelerken, meselelerin sağlamasını kendi inançlarıyla yaparlarsa yine aynı sonuca ulaşacakları bilincinde değiller. İnançları, kitapları para endeksli olduğundan tanrısal emirlerini tuhaf bir biçimde okuyan ve kitabi emirlerden anlamak istediklerini anlayanlar ciddi bir çelişkinin ağına düşmüş durumdalar. Sadece gıda da değil pek çok alanda “ıslah” adına bozgunculuk yapanlar, kendilerine saf bir şekilde verilmiş olanı bozup kendi elleriyle hastalıklı bir şey yaratmaya girişiyorlar.

Monsanto: Yaşamı patenleyen şirket

GDO meselesinin diğer boyutu da tekelleşme. GDO üreticisi birkaç biyoteknoloji şirketi kendi icatları olan tohumların piyasasını ellerinde tutuyor. Şimdilik kullanım alanını genişletmek için ucuza tohum satan bu şirketler tekeliyetlerine dayanarak fiyatları arttırıyor. Şirketler, patentledikleri tohumlar için özel olarak ürettikleri zirai ilaçları da pazarlayacak; “terminatör geni” taşıyan kısır tohumları bir sonraki sene de üreticilere satarak karlarına kar katıyor olacak.

Bugün Avrupa ve dünya tohum piyasasını elegeçirmeye çalışan başlıca şirketlerin isimleri Monsanto, DuPont ve Syngenta. Bu şirketlerden Monsanto bu pazarın çok büyük bir dilimini elinde tutuyor. Monsanto’nun “üçüncü dünya ülkeleri”ndeki çalışmalarını gözlemleyen Dr. Aydın Salih, çiftçileri kısır, ikinci sefer ürün veremayacek tohumlarla kendisine bağımlı hale getiren şirketin tepkile üzerine “terminatör geni”ni geri çekmiş ve onun yerine modifiye edilmiş farklı bir genle tohum üretmiş. Dr. Salih Aydın’ın şirketin hilesini şöyle anlatıyor: “Terminatör geninin yerine ‘Traitor (Hain) Geni’ gelmişti. Bu tohumlar bir sonraki hasat için tohum olarak kullanılabiliyordu, ancak iş meyve vermeye gelince değişiyordu. Bu sefer de bu tohumlardan ürün elde edebilmek için sadece Monsanto tarafından üretilen ve bu bitkileri stimüle eden özel kimyasal bileşimin kullanılması gerekiyordu. Böylece şirkete olan tarımsal bağımlılık eskisi gibi devam ediyordu.”

Biyolog Salih Aydın’ın 2006 yılında Haber Ajanda Dergisi’yle paylaştığı tecrübeleri Monsanto’nun ve diğer kapitalist şirketlerin nasıl bir ruha sahip olduğu konusunda bizi bir kez daha hayretlere düşürüyor: “Oldukça geniş bölgelere dağıldıktan sonra, Monsanto gibi şirketler, ürün fiyatlarını bir anda on katına yükseltiyor, çiftçilere topraklarını ipotek etmeleri karşılığında tohum satın alabilmeleri için kredi teklif etmeye başlıyor. Bir süre sonra da o toprakları aracı firmaları kullanarak, satın alıyor. Tüm bunların yanında Monsanto toprak kiralayabiliyor ya da çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını sağlayabiliyor. Tüm bu sürecin sonunda, ki bu süreç yaklaşık 7-8 yıldır, binlerce dönüm tarım alanı Monsanto’nun eline geçiyor. Bir taraftan çiftçilerin topraktan uzaklaştırılması gerçekleşiyorken, diğer bir taraftan da geleneksel tarım yok ediliyor ve doğal tohumlar laboratuardan çıkmış GM tohumları ile değişiyor. Sonuçta Monsanto koca devletlere kendi sözünü geçirir hale geliyor, bu durumda da gıda pazarının bağımsızlığı söz konusu bile olmuyor. Bu haldeki bir ülke yönetimi, Monsanto’nun aleyhine bir adım attığı takdirde de kolaylıkla ülke çapında kıtlıkla karşı karşıya kalabilir. Bugün Latin Amerika ülkeleri GM ürünlerinin doğal tarımsal kültürlerini yok etmesi sorunu ile ciddi bir şekilde karşı karşıya kalmış durumda. Nebraska Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının yaptığı tespitlere göre, Monsanto’nun ürettiği ‘GM Round Up’ soyasının verimliliği, doğal soya bitkisinden yüzde 11 daha az ve GM soya bitkisi için hektar başına kullanılan gübre miktarı normal soya için kullanılandan 2-5 kat daha fazla’ Bir ilginç nokta daha’ Monsanto firmasının merkez ofisinin yemekhanesinde asılı olan tabela dikkat çekici: ‘Menümüz transgenik komponentler içermemektedir’

Bomba değil yiyecek!

“Food Not Bombs” (Bomba değil yiyecek) dünyanın pek çok yerine yayılmış bir organizasyon, bir slogan. Türkiye’de bir grup anarşistin de bu isimle gerçekleştirdiği eylemlerde militarizme ve kapitalizme karşı dayanışma mesajı veriliyor. Devletler ve şirketler, savaşa yatırım yaparak insanların üzerine bombalar yağdırmanın yanı sıra artık insanların para vererek evine bomba götürmesi, bomba yemesi için çalışıyor. Kimyasallarla ve genetik müdahalelerle bombaya dönüşen besinleri insanlar para vererek alıyor, yiyor, çocuklarına yediriyor. Kimi Afrika ülkeleri bile açlık sorununa rağmen “GDO’ya hayır” diyor. Geri bırakılmış ülkelere gönderilen bombalardan sonra yollanan gıda yardımları bile bomba niteliğinde artık. Militarizme karşı ortaya çıkan “bomba değil yiyecek” sloganı da artık sadece devletlerin şiddet terörüne karşı değil gıda terörüne karşı da mesaj veren bir slogan.

Zaman ayarlı bir bomba olan GDO meselesi, insan klonlama ile ilgili tartışmalarda kullanılan “gen-etik” tanımının, tüm genetik çalışmaları, biyoteknolojiyi hatta teknolojinin bizzat kendisinin sorgulanmasında da kullanılması gerektiğini hatırlatıyor. İnsanlara vaat edilen parıltılı modern dünyanın nimetleri siyanür enjekte edilmiş yasak elmalardan başka bir şey değil. Hastalıkları tedavi edebilmek umuduyla geliştirilen teknolojinin bizzat kendisi hastalık sebebi. Yıllar evvel adını duymadığımız, ne olduğunu bilmediğimiz hastalıklarla pençeleşiyoruz. İnsanın gen haritası çıkarıldı, müjdeleri bu geni yavaş yavaş çürütecek yeni projelerin habercisi.

İnsanın yeryüzünde oynadığı tanrıcılık oyunu, onu her geçen gün daha zayıf daha çürük bir yaratığa dönüştürüyor. Kutsal kitaplarının ayetlerini tersten okuyarak ya da bilimi din edinerek kendisini dünyanın merkezine koyan insan, kendisine biçilen “dünyanın en şerefli varlığı” kimliğinden uzak, tiksinti verici bir kimliğe bürünmüş durumda.