27 Aralık 2010 Pazartesi

Mutlu Yıllar!


Muhteşem bir yılbaşı, dolu dolu 365 gün, güler yüz, sağlıklı beden, barış dolu bir dünya, Şef Seattle'ın sözlerini düstur belleyenlerin ve toprak anaya saygı duyanların sayısının çok arttığı bir yeni yıl dilerim!

25 Aralık 2010 Cumartesi

Günay Akarsu kitabımız ödül aldı:))


Günay Akarsu kitabımız 2010 DİSK Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü edebiyat dalı birincisi oldu. Ödül dün Ankara'da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde yapılan törenle verildi.

Bence bu kitabın en güzel yanı bu işin amatör ruhlu insanların işbirliğinin ürünü olması. Kitabı hazırlayanlar olarak hiçbirimiz bu işin profesyoneli değiliz... O yüzden büyük bir işe kalkıştığımızı düşündüğümüz çok oldu doğrusu. Redaktörlüğünden, sayfa düzenine ve basımına kadar herşeyini el birliğiyle kotardığımız bu kitabı geçen yıl kitap fuarına yetiştirmeyi başardığımızda çok sevinmiştik. Neredeyse bir yaşını dolduran kitabımız bu yıl da bir ödül alınca çocuğu yürümeye ve konuşmaya başlayan anne babalar gibi mutlu olduk.

Yaşamını tiyatroya adamış Günay hocamıza vefa borcumuzu biraz olsun ödeyebildik mi bilmiyorum...

25 Temmuz 2010 Pazar

Mahmut Yesari'nin kaleminden Yakacık





Yakacık Mektupları

Mahmut Yesari’nin Yakacık Mektupları adlı kitabı küçücük ama çok değerli bir inci tanesi benim için... 1961’de basılmış, bu sayfaları sararmış incecik kitabı tamamen bir tesadüf sonucu edindim. Komşum, bir gün babasının kitaplığından çıkararak armağan etti bana, baskısı tükenen bu kitabı; sağ olsun…
Yazar bu otobiyografik kitabında günümüzden en az altmış yıl önceki Yakacık’ı ve Yakacıklıları anlatıyor. Sevecen, sıcacık bir dili var. Kendisi yirmi yıl arayla Yakacık’ta iki kez bulunmuş. İlkinde askerliğin yapmış, ikincisinde ise sanatoryumda yatmış… Haliyle ikinci gelişinde birinciyi anımsıyor ve aradan geçen uzun yıllarda Yakacık’ta nelerin değiştiğine de dikkat çekiyor. Onun sanatoryumda yattığı dönemde Kartal’dan Yakacık’a sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler arasında geçerek ulaşılmaktadır. Yani tam bir rustik panoramadır ‘İstanbul’un balkonu’ Yakacık…
Romancı Cahit Uçuk’la evli olan Yesari ( 1895-1945) yazar Afif Yesari’nin de babasıdır. Kaderin garip bir cilvesiyle, 1938 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta anlattığı Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.
Bir de not: Yesari solak demekmiş. Yazarın dedeleri hat sanatçısıymış ve sol elle yapıtlarını yazarlarmış.
Kitapta sözü edilen sanatoryuma gelince… İki binli yıllara kadar DDY sanatoryumu olarak hizmet eden bu kurum artık yok. Bugün aynı bahçe içinde büyük ağaçlar arasındaki binalarda Yakacık Kadın ve Çocuk Hastanesi bulunuyor.
Kitap farklı başlıklarda öykülerden oluşuyor. Bu öykülerde sanatoryumdaki hasta ve görevlileri, çevre halkını tanıyoruz. Haliyle okura konusu açısından Thomas Mann’ın görkemli romanı Büyülü Dağ’ı anımsatıyor.
Yakacık tutkunlarının ise bu kitabı çok seveceklerini ve her satırda eski bir dostlarına kavuşmuş gibi olacaklarını tahmin ediyorum.
Eski İstanbul köyleri gibi bu eski İstanbul yazarının da yeniden anımsanması dileğiyle. Okurun (eğer kitaplarına ulaşabilirse) Yesari’nin sevgi dolu ve incelikli üslubunu çok seveceğini düşünüyorum. Ben onu kitaplığımın en güzide rafına yerleştirdim bile…
İşte tadımlık birkaç alıntı:
“Yakacık İstanbul’un sade adı geçen değil, hatırı sayılan sayfiyelerinden biridir.
Köyün eski ve heyecanlı bir tarihi de vardır. Vefakar dostum M. Turhan Tan ‘Gönülden Gönüle’ isimli romanında, Aydos Kalesinin romantik tarihini yazmıştır.
Köyün meydanında, üzeri kitabeli yüzer yıllık çınarlar vardır. Aydos’un tepesine çıkanlar, kızıl lekeli kara taşlar, kırık kayalar ortasındaki küçük gölcükte canlı balıklar görürler.
Kavağa çıkamayan balık, dağa çıkabiliyormuş!
Pendik’le Maltepe arasındaki düz ovadan Aydos’a doğru ağır ağır tırmanalım. Yolumuzun sağında solunda sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler görürüz.
Tabiat bu köyden hiçbir nimetini esirgememiştir.
Yazları buraya oldukça yüklü bir yekün tutan bir misafir akını başlar. Tatil günlerinde, hafta arasında gezme için gelenleri de hesaba katarsak, Yakacıklıların yoksulluktan şikayet etmelerini doğru bulamayız.”

11 Haziran 2010 Cuma

Ham meyvayı kopardılar dalından





Kuruluşunun 70 yılında Köy Enstitüleri 29 Mayıs 2010 tarihinde İş Kültür'de (İş Kuleleri Sanat Merkezi) bir konser ve sergiyle anıldı. ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu mezunları konseri Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği İstanbul Şubesinin katkılarıyla düzenlenmişti. Aslında yalın bir konserden çok, kapsamlı, sazlı sözlü, dia gösterili, başarılı bir sahne performansıydı izlediğimiz. Salon tıklım tıklım doluydu ve sanatçılar uzun süre ayakta alkışlandılar. Hele köy enstitülerinden mezun yüreği genç hanımlar ve delikanlılar, konser sonunda sahneye davet edildiğinde...




Fuaye etkinliği olarak düzenlenen sergiye ufak da olsa katkıda bulunabildiğim için mutluyum.



Bu panoda fotoğrafı yer alan defter, babam Ali Görgülü'nün 1944 yılında Arifiye Köy Enstitüsü'nde tuttuğu ve içine notlar aldığı ajanda...



Fotoğraftaki "Not Defteri" de Arifiye Köy Enstitüsü 1946 mezunu Ali Görgülü'nün Kompozisyon Defteri...



Yine babacığım Ali Görgülü'nün okul yıllarında hazırladığı bir 'ödev'.



Sergideki vitrin düzenlemelerinden biri.



Sergi ziyaretçilerinden bir bölümü...




Sergi düzenlemelerini başarıyla gerçekleştiren dostlar. Ellerinize sağlık!



Sergideki ilginç objelerden biri de bu tuğlalardı. Üzerlerinde K. E. damgaları var. Bilindiği gibi enstitü binalarını enstitülerin öğrencileri kendi elleriyle yapmıştı. Öğrenciler duvar örmekle kalmayıp kendi tuğlalarını da kendileri üretmişti! İşte bu tarihi tuğlalar o günlerden kalma...



Bu sergi sevgili babacığıma bir tür babalar günü kutlaması oldu. Sergi vesilesiyle dostlarla bol bol onu andık.





10 Haziran 2010 Perşembe

Özgür Tiyatro, Aşkın Vatanı Yoktur'u İstanbul'da sergiledi





Özgür Tiyatro 17 yıl önce kurulmuş Ankaralı bir tiyatro olarak ilk İstanbul turnesini geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. Bu minvalde Aşkın Vatanı Yoktur adlı oyun, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde 18 Mayıs 2010 tarihinde iki kez sergilendi.
Tek kişilik bu oyun Nazım Hikmet'in 'Taranta Babu'ya Mektuplar' şiirlerinden bir kolaj. Oyunun hem yönetmeni ve hem de tek oyuncusu olmak gibi güç bir işi omuzlayan Özgür Başkaya son derece başarılı bir performans ortaya koyuyor. Nazım şiirlerinden de aldığı güçle kurgusu sağlam bir oyun kotarmış.
Oyunun ana izleğini oluşturan metin, Habeşistanlı bir zencinin resim öğrenmek için geldiği ve öldürüldüğü Mussolini dönemi Roma'sından karısına yazdığı ama gönderemediği bir deste mektuptur. Bu mektuplarda 1930'ların Roma'sı, İtalyan ekonomisinin dibe vuruşu, bu koşullarda Mussolini'nin iktidar oluşu dile getirilir. Roma'da iki ayrı dünya vardır: Birincisi turistik Roma, ikincisi ise halkın yokluk içinde yaşadığı dış mahalleler... İtalyan ekonomisi zordadır ve Mussolini çareyi Habeşistan'a savaş açmakta bulur.

"...Kartpostallar Roma'sına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne kartpostallarını satarlar. Bu ikinci Roma'nın adı: Cartieri Popolari - HALK MAHALLELERİ'dir... Burada evler, Amerika'ya göç edemiyen bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna benzer. Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihî manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına...
Kızını, İtalya'nın en zengin, en rahat delikanlısı Kont Ciano ile evlendiren ve kendisi Prens Torlonya'nın armağanı Villa Torlonya'da oturan büyük idealist Sinyor Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi'nin «F» harfinde faşizmin ne demek olduğunu anlatırken der ki:
«Faşist, rahat hayata hor bakar... Yeryüzünde saadetin mümkün olacağına inanmaz.»
Faşizmin bu «rahat hayata hor bakmak ve yeryüzünde saadete kavuşmamak» nazariyesi, büyük bir ciddiyet ve samimiyetle «Cartieri Popolari - Halk Mahallelerinde» gerçeklendirilmiştir."






İnsanların sözle, domuzların patatesle beslendiği bir dünyadır Mussolini Roma'sı. Bu yüzden Habeş genci mektubunda şöyle yazar:

"YAŞAMAK..
Ne acayip iştir ki
bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu
«bu inanılmıyacak kadar güzel»
bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
dar
böyle kanlı
bu denlü kepaze..."

Ve Mussolini çok konuşmaktadır. Çok korktuğu için çok konuşmaktadır. Ve Habeşistan'ı işgale hazırlanmaktadır.Çünkü bir gazete haberine göre "Muharebe kozmik bir zorunluluktur ve insanın bedenini gençleştirir, ruhunu tasfiye eder."
İtalya'da işsizlik hızla artmakta, işçi yevmiyeleri düşmektedir. İngiliz işçisinin üçte biri kadar yevmiye elde edebilmektedir İtalyan işçisi. Savaştan sonra ise elbet birileri zengin olacaktır.

Son mektup şu sözlerle biter:
"Geliyorlar Taranta - Babu.
Bu ölmeğe ve öldürmeğe gönderilenler
kanlı sargılarına birer birer
teneke haçlar takıp döndükleri gün,
büyük ve âdil Roma'da
hisse senetleriyle aksiyonlar yükselecek"

Faşizm yükselişini sürdürmektedir...






***

OYUN ÜZERİNE BİR İKİ DİPNOT:
Işıklandırma turnede istedikleri gibi olmamış. Sahne büyük gelmiş dekoru dağıtmak zorunda kalmışlar ki bu da dekorlar arasında hafif bir zaman kaybına yani oyunun temposunda belli belirsiz bir aksamaya yol açıyor.
Işık yetersizliği/sorunu yüzünden ressam şövalesindeki resimler iyi seçilemiyor. Göstermeci bir anlayışla sergilenen bu resimler, Abidin Dino’nun desenleri…
Dekor Tamer Gören’e ait. Çok sade adeta minimalist ama aynı zamanda çok işlevsel bir dekoru var oyunun.
Kısacası ortaya temiz ve güzel bir iş çıkarmışlar.
Bilet fiyatlarını devlet tiyatrolarınınkinden bile ucuz tutuyorlar ki kimse 'gelirdim ama pahalı' demesin. Böyle bir bahanenin ardına sığınmasın. Yine de seyirci bulmakta güçlük çekiyor bu güzel oyun…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yüz binlercesin...



Gide gide bir meydana varırsın
Meydanda yüzler...
Dönüp de ardına bakarsan
Binlercesi
Yüz binlercesi...




Taksim'de bilişim işçileri... Hiçbirimiz hepimizden daha güçlü değiliz diyorlar...

30 Nisan 2010 Cuma

1 Mayıs yeniden Taksim Alanı'nda

Bu yılki 1 Mayıs'ın anlamı büyük: 1977 1 Mayıs'ında Taksim Alanı'nda
yüzbinlerce emekçi vardı. Emek bayramlarını halaylar çeerek kutladılar. Tam tören sona ereceği sırada kitlenin üzerine gizli eller tarafından ateş açıldı. Yüzbinler dalga dalga kaçmaya çalıştı. Zira ateş devam ediyordu. Taksim çevresinde kimi caddelerin kapatılması nedeniyle çok sayıda insan dar yollarda sıkıştı. Bu katliamda 37 kişi öldü. Pekçok kişi yaralandı.
İşte meydan bu olay bahane edilerek 1 Mayıs'lara kapatıldı. Sanki katliamı işçiler yapmış gibi... Sendikalar o zamandan bu yana, bu meydanda 1 Mayıs kutlamanın mücadelesini veriyor.
Bu yıl aradan tam 33 yıl geçtikten sonra ilk kez izinli olarak Taksim'de anma yapılacak.


(Merhaba Topluluğu bir gösteri sırasında)

1 Mayıs 1977'de Taksim Alanı'nda ölenler arasında Merhaba Gösteri Topluluğu üyesi arkadaşımız H. İpek Saman da vardı.

İpek'in ve tüm ölenlerin anısı önünde eğiliyorum. Bu katliamı yapan emekçi düşmanı gizli ellere lanet olsun...





MAYIS

Mayıs, ayların gülüdür,
Taze bir çiçek dalıdır,
İçerim ateş doludur;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yeşil dağlara göçülür,
Kırmızı şaraplar içilir;
Yarim dökülüp saçılır,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Göklere karşı yatılır,
Dertlerimiz unutulur;
Eski sevgiler atılır;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Uzakta kuşlar seslenir;
Gönlüm genişler beslenir;
Yaşamağa heveslenir,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yumuşak rüzgarlar eser;
Çimenlerde yarim gezer,
Yanılır, bana gülümser;
Mayıs'ta gönlüm delidir

Sabahattin ALİ


Sarper Ozsan'ın 1974'te AST'ta sahnelenen Maksim Gorki'nin yazdığı B.Brecht'in Ana oyununun 1 Mayıs 1905 sahnesi için yazıp bestelediği 1 Mayıs marşı(ki akıllarda en çok Timur Selçuk'un söylediği haliyle kalmıştır):

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

vermeyin insana izin kanması ve susması için
hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor

gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider




http://www.youtube.com/watch?v=ptoxk2bln3i