27 Aralık 2010 Pazartesi

Mutlu Yıllar!


Muhteşem bir yılbaşı, dolu dolu 365 gün, güler yüz, sağlıklı beden, barış dolu bir dünya, Şef Seattle'ın sözlerini düstur belleyenlerin ve toprak anaya saygı duyanların sayısının çok arttığı bir yeni yıl dilerim!

25 Aralık 2010 Cumartesi

Günay Akarsu kitabımız ödül aldı:))


Günay Akarsu kitabımız 2010 DİSK Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü edebiyat dalı birincisi oldu. Ödül dün Ankara'da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde yapılan törenle verildi.

Bence bu kitabın en güzel yanı bu işin amatör ruhlu insanların işbirliğinin ürünü olması. Kitabı hazırlayanlar olarak hiçbirimiz bu işin profesyoneli değiliz... O yüzden büyük bir işe kalkıştığımızı düşündüğümüz çok oldu doğrusu. Redaktörlüğünden, sayfa düzenine ve basımına kadar herşeyini el birliğiyle kotardığımız bu kitabı geçen yıl kitap fuarına yetiştirmeyi başardığımızda çok sevinmiştik. Neredeyse bir yaşını dolduran kitabımız bu yıl da bir ödül alınca çocuğu yürümeye ve konuşmaya başlayan anne babalar gibi mutlu olduk.

Yaşamını tiyatroya adamış Günay hocamıza vefa borcumuzu biraz olsun ödeyebildik mi bilmiyorum...

25 Temmuz 2010 Pazar

Mahmut Yesari'nin kaleminden Yakacık





Yakacık Mektupları

Mahmut Yesari’nin Yakacık Mektupları adlı kitabı küçücük ama çok değerli bir inci tanesi benim için... 1961’de basılmış, bu sayfaları sararmış incecik kitabı tamamen bir tesadüf sonucu edindim. Komşum, bir gün babasının kitaplığından çıkararak armağan etti bana, baskısı tükenen bu kitabı; sağ olsun…
Yazar bu otobiyografik kitabında günümüzden en az altmış yıl önceki Yakacık’ı ve Yakacıklıları anlatıyor. Sevecen, sıcacık bir dili var. Kendisi yirmi yıl arayla Yakacık’ta iki kez bulunmuş. İlkinde askerliğin yapmış, ikincisinde ise sanatoryumda yatmış… Haliyle ikinci gelişinde birinciyi anımsıyor ve aradan geçen uzun yıllarda Yakacık’ta nelerin değiştiğine de dikkat çekiyor. Onun sanatoryumda yattığı dönemde Kartal’dan Yakacık’a sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler arasında geçerek ulaşılmaktadır. Yani tam bir rustik panoramadır ‘İstanbul’un balkonu’ Yakacık…
Romancı Cahit Uçuk’la evli olan Yesari ( 1895-1945) yazar Afif Yesari’nin de babasıdır. Kaderin garip bir cilvesiyle, 1938 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta anlattığı Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.
Bir de not: Yesari solak demekmiş. Yazarın dedeleri hat sanatçısıymış ve sol elle yapıtlarını yazarlarmış.
Kitapta sözü edilen sanatoryuma gelince… İki binli yıllara kadar DDY sanatoryumu olarak hizmet eden bu kurum artık yok. Bugün aynı bahçe içinde büyük ağaçlar arasındaki binalarda Yakacık Kadın ve Çocuk Hastanesi bulunuyor.
Kitap farklı başlıklarda öykülerden oluşuyor. Bu öykülerde sanatoryumdaki hasta ve görevlileri, çevre halkını tanıyoruz. Haliyle okura konusu açısından Thomas Mann’ın görkemli romanı Büyülü Dağ’ı anımsatıyor.
Yakacık tutkunlarının ise bu kitabı çok seveceklerini ve her satırda eski bir dostlarına kavuşmuş gibi olacaklarını tahmin ediyorum.
Eski İstanbul köyleri gibi bu eski İstanbul yazarının da yeniden anımsanması dileğiyle. Okurun (eğer kitaplarına ulaşabilirse) Yesari’nin sevgi dolu ve incelikli üslubunu çok seveceğini düşünüyorum. Ben onu kitaplığımın en güzide rafına yerleştirdim bile…
İşte tadımlık birkaç alıntı:
“Yakacık İstanbul’un sade adı geçen değil, hatırı sayılan sayfiyelerinden biridir.
Köyün eski ve heyecanlı bir tarihi de vardır. Vefakar dostum M. Turhan Tan ‘Gönülden Gönüle’ isimli romanında, Aydos Kalesinin romantik tarihini yazmıştır.
Köyün meydanında, üzeri kitabeli yüzer yıllık çınarlar vardır. Aydos’un tepesine çıkanlar, kızıl lekeli kara taşlar, kırık kayalar ortasındaki küçük gölcükte canlı balıklar görürler.
Kavağa çıkamayan balık, dağa çıkabiliyormuş!
Pendik’le Maltepe arasındaki düz ovadan Aydos’a doğru ağır ağır tırmanalım. Yolumuzun sağında solunda sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler görürüz.
Tabiat bu köyden hiçbir nimetini esirgememiştir.
Yazları buraya oldukça yüklü bir yekün tutan bir misafir akını başlar. Tatil günlerinde, hafta arasında gezme için gelenleri de hesaba katarsak, Yakacıklıların yoksulluktan şikayet etmelerini doğru bulamayız.”

11 Haziran 2010 Cuma

Ham meyvayı kopardılar dalından





Kuruluşunun 70 yılında Köy Enstitüleri 29 Mayıs 2010 tarihinde İş Kültür'de (İş Kuleleri Sanat Merkezi) bir konser ve sergiyle anıldı. ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu mezunları konseri Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği İstanbul Şubesinin katkılarıyla düzenlenmişti. Aslında yalın bir konserden çok, kapsamlı, sazlı sözlü, dia gösterili, başarılı bir sahne performansıydı izlediğimiz. Salon tıklım tıklım doluydu ve sanatçılar uzun süre ayakta alkışlandılar. Hele köy enstitülerinden mezun yüreği genç hanımlar ve delikanlılar, konser sonunda sahneye davet edildiğinde...




Fuaye etkinliği olarak düzenlenen sergiye ufak da olsa katkıda bulunabildiğim için mutluyum.



Bu panoda fotoğrafı yer alan defter, babam Ali Görgülü'nün 1944 yılında Arifiye Köy Enstitüsü'nde tuttuğu ve içine notlar aldığı ajanda...



Fotoğraftaki "Not Defteri" de Arifiye Köy Enstitüsü 1946 mezunu Ali Görgülü'nün Kompozisyon Defteri...



Yine babacığım Ali Görgülü'nün okul yıllarında hazırladığı bir 'ödev'.



Sergideki vitrin düzenlemelerinden biri.



Sergi ziyaretçilerinden bir bölümü...




Sergi düzenlemelerini başarıyla gerçekleştiren dostlar. Ellerinize sağlık!



Sergideki ilginç objelerden biri de bu tuğlalardı. Üzerlerinde K. E. damgaları var. Bilindiği gibi enstitü binalarını enstitülerin öğrencileri kendi elleriyle yapmıştı. Öğrenciler duvar örmekle kalmayıp kendi tuğlalarını da kendileri üretmişti! İşte bu tarihi tuğlalar o günlerden kalma...



Bu sergi sevgili babacığıma bir tür babalar günü kutlaması oldu. Sergi vesilesiyle dostlarla bol bol onu andık.





10 Haziran 2010 Perşembe

Özgür Tiyatro, Aşkın Vatanı Yoktur'u İstanbul'da sergiledi





Özgür Tiyatro 17 yıl önce kurulmuş Ankaralı bir tiyatro olarak ilk İstanbul turnesini geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. Bu minvalde Aşkın Vatanı Yoktur adlı oyun, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde 18 Mayıs 2010 tarihinde iki kez sergilendi.
Tek kişilik bu oyun Nazım Hikmet'in 'Taranta Babu'ya Mektuplar' şiirlerinden bir kolaj. Oyunun hem yönetmeni ve hem de tek oyuncusu olmak gibi güç bir işi omuzlayan Özgür Başkaya son derece başarılı bir performans ortaya koyuyor. Nazım şiirlerinden de aldığı güçle kurgusu sağlam bir oyun kotarmış.
Oyunun ana izleğini oluşturan metin, Habeşistanlı bir zencinin resim öğrenmek için geldiği ve öldürüldüğü Mussolini dönemi Roma'sından karısına yazdığı ama gönderemediği bir deste mektuptur. Bu mektuplarda 1930'ların Roma'sı, İtalyan ekonomisinin dibe vuruşu, bu koşullarda Mussolini'nin iktidar oluşu dile getirilir. Roma'da iki ayrı dünya vardır: Birincisi turistik Roma, ikincisi ise halkın yokluk içinde yaşadığı dış mahalleler... İtalyan ekonomisi zordadır ve Mussolini çareyi Habeşistan'a savaş açmakta bulur.

"...Kartpostallar Roma'sına benzemiyen bir Roma daha vardır. Onun ne fotoğraflarını çekerler, ne kartpostallarını satarlar. Bu ikinci Roma'nın adı: Cartieri Popolari - HALK MAHALLELERİ'dir... Burada evler, Amerika'ya göç edemiyen bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna benzer. Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır. Bu mahalleler, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışık bulamadıkları için ne coğrafya kitaplarına girerler, ne de güzel, tarihî manzaralar meraklısı yolcuların koleksiyonlarına...
Kızını, İtalya'nın en zengin, en rahat delikanlısı Kont Ciano ile evlendiren ve kendisi Prens Torlonya'nın armağanı Villa Torlonya'da oturan büyük idealist Sinyor Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi'nin «F» harfinde faşizmin ne demek olduğunu anlatırken der ki:
«Faşist, rahat hayata hor bakar... Yeryüzünde saadetin mümkün olacağına inanmaz.»
Faşizmin bu «rahat hayata hor bakmak ve yeryüzünde saadete kavuşmamak» nazariyesi, büyük bir ciddiyet ve samimiyetle «Cartieri Popolari - Halk Mahallelerinde» gerçeklendirilmiştir."






İnsanların sözle, domuzların patatesle beslendiği bir dünyadır Mussolini Roma'sı. Bu yüzden Habeş genci mektubunda şöyle yazar:

"YAŞAMAK..
Ne acayip iştir ki
bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu
«bu inanılmıyacak kadar güzel»
bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
dar
böyle kanlı
bu denlü kepaze..."

Ve Mussolini çok konuşmaktadır. Çok korktuğu için çok konuşmaktadır. Ve Habeşistan'ı işgale hazırlanmaktadır.Çünkü bir gazete haberine göre "Muharebe kozmik bir zorunluluktur ve insanın bedenini gençleştirir, ruhunu tasfiye eder."
İtalya'da işsizlik hızla artmakta, işçi yevmiyeleri düşmektedir. İngiliz işçisinin üçte biri kadar yevmiye elde edebilmektedir İtalyan işçisi. Savaştan sonra ise elbet birileri zengin olacaktır.

Son mektup şu sözlerle biter:
"Geliyorlar Taranta - Babu.
Bu ölmeğe ve öldürmeğe gönderilenler
kanlı sargılarına birer birer
teneke haçlar takıp döndükleri gün,
büyük ve âdil Roma'da
hisse senetleriyle aksiyonlar yükselecek"

Faşizm yükselişini sürdürmektedir...






***

OYUN ÜZERİNE BİR İKİ DİPNOT:
Işıklandırma turnede istedikleri gibi olmamış. Sahne büyük gelmiş dekoru dağıtmak zorunda kalmışlar ki bu da dekorlar arasında hafif bir zaman kaybına yani oyunun temposunda belli belirsiz bir aksamaya yol açıyor.
Işık yetersizliği/sorunu yüzünden ressam şövalesindeki resimler iyi seçilemiyor. Göstermeci bir anlayışla sergilenen bu resimler, Abidin Dino’nun desenleri…
Dekor Tamer Gören’e ait. Çok sade adeta minimalist ama aynı zamanda çok işlevsel bir dekoru var oyunun.
Kısacası ortaya temiz ve güzel bir iş çıkarmışlar.
Bilet fiyatlarını devlet tiyatrolarınınkinden bile ucuz tutuyorlar ki kimse 'gelirdim ama pahalı' demesin. Böyle bir bahanenin ardına sığınmasın. Yine de seyirci bulmakta güçlük çekiyor bu güzel oyun…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yüz binlercesin...



Gide gide bir meydana varırsın
Meydanda yüzler...
Dönüp de ardına bakarsan
Binlercesi
Yüz binlercesi...




Taksim'de bilişim işçileri... Hiçbirimiz hepimizden daha güçlü değiliz diyorlar...

30 Nisan 2010 Cuma

1 Mayıs yeniden Taksim Alanı'nda

Bu yılki 1 Mayıs'ın anlamı büyük: 1977 1 Mayıs'ında Taksim Alanı'nda
yüzbinlerce emekçi vardı. Emek bayramlarını halaylar çeerek kutladılar. Tam tören sona ereceği sırada kitlenin üzerine gizli eller tarafından ateş açıldı. Yüzbinler dalga dalga kaçmaya çalıştı. Zira ateş devam ediyordu. Taksim çevresinde kimi caddelerin kapatılması nedeniyle çok sayıda insan dar yollarda sıkıştı. Bu katliamda 37 kişi öldü. Pekçok kişi yaralandı.
İşte meydan bu olay bahane edilerek 1 Mayıs'lara kapatıldı. Sanki katliamı işçiler yapmış gibi... Sendikalar o zamandan bu yana, bu meydanda 1 Mayıs kutlamanın mücadelesini veriyor.
Bu yıl aradan tam 33 yıl geçtikten sonra ilk kez izinli olarak Taksim'de anma yapılacak.


(Merhaba Topluluğu bir gösteri sırasında)

1 Mayıs 1977'de Taksim Alanı'nda ölenler arasında Merhaba Gösteri Topluluğu üyesi arkadaşımız H. İpek Saman da vardı.

İpek'in ve tüm ölenlerin anısı önünde eğiliyorum. Bu katliamı yapan emekçi düşmanı gizli ellere lanet olsun...





MAYIS

Mayıs, ayların gülüdür,
Taze bir çiçek dalıdır,
İçerim ateş doludur;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yeşil dağlara göçülür,
Kırmızı şaraplar içilir;
Yarim dökülüp saçılır,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Göklere karşı yatılır,
Dertlerimiz unutulur;
Eski sevgiler atılır;
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Uzakta kuşlar seslenir;
Gönlüm genişler beslenir;
Yaşamağa heveslenir,
Mayıs'ta gönlüm delidir.

Yumuşak rüzgarlar eser;
Çimenlerde yarim gezer,
Yanılır, bana gülümser;
Mayıs'ta gönlüm delidir

Sabahattin ALİ


Sarper Ozsan'ın 1974'te AST'ta sahnelenen Maksim Gorki'nin yazdığı B.Brecht'in Ana oyununun 1 Mayıs 1905 sahnesi için yazıp bestelediği 1 Mayıs marşı(ki akıllarda en çok Timur Selçuk'un söylediği haliyle kalmıştır):

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

vermeyin insana izin kanması ve susması için
hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler

1 mayıs 1 mayıs işçinin emekçinin bayramı
devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor

gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider




http://www.youtube.com/watch?v=ptoxk2bln3i

17 Nisan 2010 Cumartesi

İş içinde eğitim

17 Nisan dikenli tarlaları güle çevirenler, halka ışık götürenler kuşağını yetiştiren okulların, iş içinde eğitim felsefesini hayata geçiren Köy Enstitüleri'nin kuruluş yıldönümü.
Yoksulluğun ve cehaletin dizboyu olduğu yıllarda onlar yoksulluğu yenmeye yemin etmişlerdi. Zira nüfusun %80'i köylerde yaşıyordu ve yedi kişiden sadece bir kişi okuma yazma biliyordu. Nüfusun yüzde seksenine ışık tutulması onların ödeviydi.
Bir gün toprak ağaları köylerde işlerini bozanların bu okulların mezunları olduğuna karar verince, iktidardaki temsilcileri eliyle bu okulların kapanmasını sağladılar. Böylece ışıklar birer birer söndü.
Uygulama içinde bilgi öğrenilen, batılıların üzerine tez yazdığı, bünyemize çok uygun bu okullar birilerine fena halde batmıştı çünkü.
Günümüzde köyler şehirlere döndü. Nüfusun çoğu artık köylerde değil şehirlerde yaşıyor. O halde Köy Enstitüsü kurulamasa da o okulların felsefesiyle Kent Enstitüsü neden kurulmasın?
İş içinde eğitim felsefesini hayata geçirme yolunda emek harcayanlara, bozkırı yeşertenlere, o önder aydınlara selam olsun...

Bu yılki kimi kutlamalar:
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi

1. Beykent Üniversitesi 16 Nisan 2010 '70. yılında Köy Enstitüleri ve Edebiyat
Katılımcılar: Prof. Dr. Oğuz Makal, Prof Dr. Ataol Behramoğlu, Talip Apaydın, Osman Şahin, Emin Özdemir, Yrd. Doç. Dr. Musa Sapıtmaz.

2. 17 Nisan resim sergisi. Beşiktaş Sanat Galerisi (Nispetiye, Levent)

İzmit'te KYÖD katkılarıyla düzenlenen serginin haberi:
http://www.kocaelife.com/2010/04/01/koy-enstituleri-sergisi-acildi/
Ayrıca 17 Nisan'da KYÖD sosyal tesislerinde bir anma toplantısı düzenlendi.

Ve Karabey Aydoğan'ın Köy Enstitülerinde Müzik başlıklı yazısı için tıklayın.

Bu yazı Birgün gazetesinin Köy Enstitüleri özel ekinde yer alıyor. Ayrıca Ankara'da çıkan edebiyat-sanat ağırlıklı Karşın dergisi de Nisan sayısını Köy Enstitülerine ayırdı.

Bugün gördüm: Kültür sanat dergisi Kar'ın yeni sayısında önemli bir bölüm Köy Enstitülerine ayrılmış.

5 Nisan 2010 Pazartesi

İZMİR'DEN SEVİNÇ'Lİ HABERLER




Başlığın İzmir'in o güzelim frambuazlı pastasını pek sevdiğim Sevinç Pastanesi'yle ilgisi var ama bu kadarla da kalmıyor;-) evet evet Sevinç pastanesi'nde buluştuk arkadaşlarla ama oradan İzmir Sanat'a gittik, Fuar'daki.İzmir Sanat'ın önündeki kafede otururken Genco Erkal geldi. Gelir tabii... Zira 28. İzmir Tiyatro Günleri kapsamında Marx'ın Dönüşü oyununu sergiliyordu ama o gün bir işi daha vardı: Günay Akarsu paneline katılarak tanığı Günay Akarsu'yu anlatmak. Konuşmacılardan biri de bendim; Merhaba gösteri topluluğu adına daha önce bu sitede sözünü ettiğim S. Günay Akarsu kitabını nasıl hazırladığımızı ve arkadaşlarımla benim için hocamız Günay Akarsu'nun ne anlama geldiğini anlatmak üzere...
Genco Erkal'ın konuşmasından benim hiç bilmediğim Dostlar Tiyatrosu'nun kuruluş yıllarına ilişkin pekçok şey öğrendim. Günay Hoca da kuruculardan biriymiş. Dostlar o zamanlar bir kültür merkezi gibiydi; tiyatro eğitimi vardı, Ruhi Su Dostlar korosu vardı (Sümeyra Çakır'ı anımsayın) ve bir de üye kartı çıkartılırdı izleyicilere.1980 öncesinden söz ediyorum. Arkadaşlardan biri panelin soru cevap faslına geçildiğinde işte bu üye kartını sordu Genco Erkal'a. Üye kartını hala saklıyormuş. Soru ve günün esprisi şuydu: Bu üye kartı hala geçerli mi? Kartın geçerli olup olmaması bir yana üye kayıtları ortada yokmuş. Elbette yoktur. 12 Eylül döneminde orada bir sürü kişinin adresini bulduklarını düşünsenize. Bugün biraz anlaşılmaz geliyor belki ama o dönem tüm üyeleri gizli örgütten içeri almaları işten değildi.
Panelin konuşmacılarından biri de Prof. Özdemir Nutku idi. 9 Eylül Üniversitesi tiyatro bölümü başkanı ve kurucusu. Türkiye'nin en 'baba' tiyatro adamı. O da Akarsu ile 1960'dan önce tanıştığını, uzun uzun mektuplaştıklarını söyledi. Tabii biz de hemen bu mektupları sorduk. Mektupları derlemeye de talip olduk.
Panelde Ankaralı tiyatro yöneticisi Özgür Başkaya da doktora tezini hazırlarken hocamızın yazılarından çok yararlandığını ve bugün de onun fikirlerinin uygulayıcısı olduklarını anlattı.
Çok özel ve sımsıcak bir paneldi kısacası.




28. İzmir tiyatro günleri kapsamında bizim panelden başka birçok toplantı yapıldı ve pekçok oyun sergilendi. Kalburüstü tiyatroların neredeyse hepsi İzmir'deydi. Semaver Kumpanya'dan Ortaoyucular'a, Oyun Atölyesi'nden Tiyatro Stüdyosu'na, Dostlar'dan Kenterler'e... İzmirlileri bu büyük ve başarılı organizasyonu 28 yıldır sürdürdükleri için cidden kutlamak gerek. İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne ve sevgili Bilgehan'a ise ev sahiplikleri için teşekkür borçluyum. Tabii bu babda Uğur,'u, Hülya'yı ve tüm İzmirli dostları da unutmuyorum.


1 Nisan 2010 Perşembe

Macar Evi



Yıkılan SEKA fabrikasının, Sekapark’tan ayrı düşmüş yemyeşil bahçesinde ilerliyorum. Yolun iki yanında yüksek çınarlar var. Kentin tam ortasında, dünya dışı bir yer gibi burası. Tren yolunun öte yanında, çılgın kalabalıktan uzak! Yaprakların hışırtısı dışında tek bir ses bile yok.
Thököly İmre Anı Evi’ne varıyorum.




Bahçede bir heykel var. Öncelikle ona yöneliyorum. Plakette şunlar yazılı: Yukarı Macaristan kralı Kont İmre Thököly'nin ölümünün 300. yılı münasebetiyle Macar-Türk Dostluk Derneği, Budapeşte; Macar Bilimler Akademisi, Budapeşte; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 13 Eylül 2005. Resimledikten sonra içeri giriyorum. Ve, evet, çok hoş bir küçük müze burası. Galoş giymeyi unutmuyoruz!





Engellilerin de rahatça gezebileceği şekilde tasarlanmış. Ne incelik! Bizler bu ülkede böyle inceliklere hayretle, içimizden bir alkış göndererek bakıyoruz ama uygar dünyanın müzelerinin, kentlerinin olmazsa olmazı bunlar elbette! Bina eskiden SEKA lojmanıymış. (SEKA lojmanları ki İzmit'i vakt-i zamanında şehir yapan yerler arasında saymak gerekir bence...) Thököly İmre’nin ölümünün 300’üncü yıldönümünde, Kocaeli Belediyesi, Macaristan Kültür Bakanlığı’na Thököly İmre "Anı Evi" yapma projesini sunmuş. Bunun için ikiz daire şeklindeki bir lojmanı ayırmış. Duvarlar yıkılarak iki daire birleştirilmiş ve iyi bir restorasyon yapılmış. Sergi holünde Thököly İmre’nin yaşadığı yüzyıla ait yapıtlar sergileniyor. Macaristan’dan getirilen bu yapıtlar arasında tablolar, sikkeler, tarihi belgeler ve silahlar bulunuyor.








Salonlar zamandizimsel gruplara ayrılmış. Bir salonda karşılıklı iki duvarda Thököly İmre ve karısı İlona Zrinyi’nin yağlıboya portreleri var. Birbirini seyrediyorlar adeta. Karşıda Thököly’nin sancağı, camekanda beratı.
Bir başka odada İmre Thököly'nin Kaçışı tablosu. Macar illerinden Osmanlı topraklarına uzanan kader yolculğunun başlangıcı yani... İlginç...
Ben oradayken başka hiçbir ziyaretçi gelmiyor. Bütün müzeyi büyük bir sessizlik içinde dolaşıyorum. Çıkışta kayıt defterini imzalıyorum. Bir önceki gün 80 kişilik bir grup geldiğini söylüyor görevli ama bugün kimse uğramamış. Böylesine hoş bir müzenin gelip gideninin bol olması için ayağımı sürtüyorum.

18 Şubat 2010 Perşembe

Sakin Cennet

ÖNNOT: Sakin Cennet buralarda görünmediğim zamanlarda çevirisini yaptığım kitaplardan biri. Geçtiğimiz günlerde Remzi Kitabevi yayınları arasında çıktı. Taze taze elime geçti. İlk olarak Milliyet Kitap'ta aşağıdaki yazıyla tanıtıldı.




John Grisham eski bir hukukçu.


İntikam soğuk yenen bir yemektir

John Grisham, “Sakin Cennet”te aynı mekânda geçen ancak birbirlerinden bağımsız öykülere yer vererek, okuyucuyu Mississippi topraklarında zamansız bir yolculuğa çıkarıyor.

Yaşadığınız kentte, bölgede ya da mahallede sizinle aynı havayı soluyan, aynı yollarda yürüyen veya aynı marketten alışveriş yapan insanların her şeyden bağımsız kendi dünyalarında neler yaşadıklarını bir düşünün.
Parçaları her tarafa yayılan yapbozu tamamlarken karşınızda ölümü an be an damarlarında hisseden bir mahkûmun, işsiz bir gencin, iflah olmaz bir kumarbazın yaşam mücadelesini de görebilirsiniz; davaları kazanmak için her şeyi göze alan bir avukatın, gece vardiyasında birtakım işler karıştıran hastabakıcının veya yıllar sonra doğduğu topraklara geri dönen bir AIDS hastasının iç dünyasına da yol alabilirsiniz. Sağlam temellere oturtulmuş olay örgüsüyle bir taraftan düşünce sınırlarını zorlayan bir taraftan da tüm gerçekliğiyle hayatın içinden insanların dünyalarına kapı aralayan “Sakin Cennet”, yoğun bir anlatım tekniğiyle kaleme alınmış öykü içinde öykülerle okurun elinden düşüremeyeceği bir kitap.

Ölümle sonlanan öyküler
Eski bir hukukçu olan Amerikalı yazar John Grisham, yedi kısa öyküyü bir araya getirdiği “Sakin Cennet”te ABD’nin Mississippi eyaletindeki Ford bölgesinde meydana gelen olaylara ve birbirlerinden habersiz insanların yaşamlarına büyüteç tutuyor. “The Firm” (Şirket) ve “The Client” (Müşteri) gibi romanları beyazperdeye uyarlanan yazar, okuru 1989 yılında yayımlanan ilk romanı “A Time to Kill”in (Öldürme Zamanı) geçtiği yere geri götürüyor.
Romanlarında genellikle çokuluslu şirketlerin kendi içlerindeki hesaplaşmalarına, büyük ölçekli ve ses getiren kamu davalarına, hukuk ve siyaset dünyasına yer ayıran yazarın bu kitapta yine odaklandığı konulardan uzak durmadığı dikkat çekiyor.
Toplumsal ve psikolojik sorunlara göndermeler yaparak, hikâyelerinin birçoğunu ölümlerle sonlandıran Grisham, özellikle “Raymond’un Sonu” ve “Tuhaf Oğul”da okuru “Ben onların yerinde olsaydım ne yapardım?” sorusunun cevabını bulmaya yöneltiyor. Yazar, öykü kahramanları arasında gerçekleşen diyalogların ve detaylı betimlemelerin ağır bastığı hikayelerinde zaman kavramının uzağında yol alan karakterlerin dış dünyalarına da ayna tutuyor, kimi zaman hüzünlendiren kimi zaman da meraklandıran geniş bir yelpazede özgün örnekler veriyor.

Ertelenmiş hayatlar
“Sakin Cennet”te yer alan “Kan Bağışı” adlı ilk öyküde birçok toplumda sorun oluşturan bir yaraya parmak basan Grisham, bir inşaat iskelesinin çökmesiyle ağır yaralanan bir gencin içinde bulunduğu durumun yanı sıra, bu gence acil kan bağışında bulunmak için yola çıkan Fordlu üç delikanlının başından geçen olayları aktarıyor.
Öyküleri okurken, 72 yaşında tekerlekli sandalyeye bağlı yaşayan, üç çocuk annesi Inez’in, en küçük oğlu Raymond’un işlediği suçlar nedeniyle idama mahkûm edilirken yaşadığı acılara da ortak oluyoruz.
“Eski Dosyalar” adlı öyküde başkalarının çözümsüz sorunlarıyla meşgul bir avukat olan Mack Stafford’un yürümeyen evliliğinden kurtulmak ve yeni bir hayata ‘merhaba’ diyebilmek için neleri göze alabildiğine kafa yorarken; bir yandan da kahramanın Filipinler’deki iş bağlantısını ilgiyle okuyoruz.
Kitapta ayrıca başlarına gelen kötü olayları unutmayan, sorumlu kişilerden günün birinde öç almayı kendisine görev bilmiş öykü kahramanlarının psikolojik dünyaları da okura aktarılıyor. Her insanın bir gün toplumsal gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağının vurgulandığı “Sakin Cennet”, okura ‘ertelenmiş hayatların pençesinde kalan bireylerin iç hesaplaşmalarla nereye kadar gidebileceklerini’ sorgulatan bir kitap.

MİNE ÖZDEMİR

12 Şubat 2010 Cuma

İzmitlilerin Leyla Abla’sı







LEYLA ATAKAN (1925-1971)

İçinde bulunduğumuz Şubat ayı İzmitlilerin Leyla Abla’sı Leyla Atakan’ı ölüm yıldönümünde andıkları ay. Bu vesileyle ben de blogun adına (Nicomedian) uygun bir yazı yayınlamak istedim.
Leyla Atakan İzmitlilerin unutamadıkları bir belediye başkanı. Yalnız İzmit’in değil aynı zamanda tüm Türkiye’nin ilk kadın politikacılarından. Genç yaşta bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Sosyal belediyecilik anlayışını ön plana çıkardı. Kocaeli Fuarı’nı kurdu. Arkasında onu unutulmaz yapan birçok eser bıraktı.



1925 yılında İzmit’in Maşukiye beldesinde doğdu. İstiklal Savaşı kahramanlarından İnönü ve Atatürk’ün silah arkadaşı Orgeneral Hasan Atakan'ın kızıdır. Trabzon Lisesi’ni bitirdi.
1955 yılında Maşukiye CHP Ocak Başkanı olarak 30 yaşında politika yaşamına girdi. Maşukiye’ye 1960’da yapılan ilkokulun yapılmasında büyük katkıları oldu. 1963 yılında İl Genel Meclisi üyeliğine seçildi. Ardından CHP Kocaeli İl Başkanı oldu.
2 Haziran 1968 yerel seçimlerinde İzmit Belediye Başkanı seçildi. Bir kadının bir ilde belediye başkanı seçilmesi, ilk olması dolayısıyla ülke çapında yankı yaptı. Henüz 42 yaşındaydı ve illerde partiler tarafından gösterilen tek belediye başkanı adayıydı. Kadın erkek eşitliğinin politikada da hayata geçtiğinin canlı örneğiydi.
Burada bir parantez açmak gerek. 5 Nisan 1930 tarihinde TBMM’de görüşülen yeni belediyeler yasasındaki değişiklik, kadınların belediye seçimlerinde oy kullanmalarına ve belediye meclisine üye olmalarına olanak sağladı. İlk parti üyesi kadın Prof. Dr. Afet İnan oldu. Bundan tam 20 yıl sonra 30 Eylül 1950 tarihinde Mersin’de meclis üyeleri oy birliği ile Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni Müfide İlhan’ı başkanlığa seçtiler. Ancak o, bir süre sonra kendi isteği ile görevi bıraktı. Leyla Atakan ise 1968’de İzmit Belediye Başkanlığı’na seçildi ve çok aktif bir belediye başkanı portresi çizdi.
Üç yıl yaptığı belediye başkanlığı sırasında sosyal belediyecilik anlayışıyla halka hizmet etmeyi seçti. Bu yüzden halk tarafından çok sevildi. Çalışkandı; halka yakındı; kadın siyasetçilerin yolunu açan kişiydi.
Kocaeli Fuarı’nın temellerini attı. Leyla Atakan'ın öncülüğünde 2 Nisan 1969 tarihinde başlayan çalışmalarla İzmit Körfezi kıyısındaki bataklık alan dolduruldu ve böylece fuarın bugünkü yeri olan 35 bin m2'lik alanda 3. Kocaeli Sanayi Sergisi’nden Kocaeli Fuarı’na gidilen yol açılmış oldu.
Sosyal faaliyetleri ile sivrildi. Ölünceye kadar Kocaeli Verem Savaş Derneği başkanlığı görevini yaptı. Maşukiye Güzelleştirme ve İlkokul Yaptırma Derneği kurucu başkanı ve yönetim kurulu üyesiydi.
Dönemini tamamlayamadan 1971 yılında geçirdiği trafik kazasında üç mesai arkadaşı İsmail Kolaylı, Feridun Özbay ve Abdurrahman Yüksel’le birlikte hayatını kaybetti. Yaptığı hizmetler nedeniyle vefalı İzmit’liler tarafından adı okul, park, kültür merkezi ve caddelere verildi. Şimdilerde her yıl belediye tarafından törenle anılıyor.

21 Ocak 2010 Perşembe

Türkiye Kamuoyuna

(Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesiyle ilgili basın açıklaması)
Biz aşağıda imzası olan, hala gizli ve karanlıkta tutulan güçlerin haince saldırıları neticesinde yakınlarını kaybedenler olarak çağrıda bulunuyoruz.
Abdi İpekçi cinayetinin katili Mehmet Ali Ağca 18.01.2010 tarihi itibari ile salıverilecektir. Kesinleşen cinayet ve cinayet girişimi nedeni ile 30 yılını cezaevinde geçirmiş olan Ağca'nın bu süre içinde özeleştirisini yapmış olmasını umut ediyoruz. Kaldı ki yapmamış olsa bile antisosyal kişilik raporu olan, eğitimi yetersiz ve yıllarını dört duvar arasında geçirmiş bir insanı çok da fazla suçlayamayız.

Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz.


Bu insanlarla gurur duyduğunu haykırıp filmlerde başrol oynatmayı düşünenler yazacakları senaryolarla ülkenin eğitimsiz ve aydınlıktan uzak bırakılmış çocuklarına da yeni roller biçmekteler.Üzülere belirtmek isteriz ki bu ülkede yıllardır uygulanan eğitim sistemi ve antidemokratik düzen tuzağa düşecek kadar sağduyudan yoksun insanların yetişmesine önayak olmuştur. Bir o kadar kesin olan olgu da onlara karşı durup, ülkenin aydınlık geleceği için kurşunlara göğsünü ve katil övgülerine aklını siper edenlerin de varolacağıdır. Olayları mantık süzgecinden geçiren her vatandaşın vicdanında mahkum edilmiş olan bu örgüt ve tetikçilerin konuşacağı ve hesap vereceği tek yer mahkeme salonları olmalıdır.


Hangi odaklar tarafından kullanıldıkları hakkında henüz resmi bir açıklama elde edemediğimiz ama bağrımızdan çıktıklarını bildiğimiz tetikçilerin katlettiği aydınların yakınları olarak biz, intikam değil adalet, yıkım değil güç birliği amacı ile çağrıda bulunuyoruz:


Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur. Kınamak, eleştirmek ve kötü örnek olarak göstermek politik düşünceden bağımsız olarak hepimizin görevidir. Başta toplumun ana yön vericisi olan medya kurum ve kuruluşları olmak üzere herkesi sorumlu olmaya ve piyon pozisyonuna düşmeden insanlık erdemine sahip çıkmaya çağırıyoruz.


Behçet Aysan Ailesi

Cavit Orhan Tütengil Ailesi

Cevat Yurdakul Ailesi

Doğan Öz Ailesi

Hrant Dink Ailesi

İlhan Erdost Ailesi

Kemal Türkler Ailesi

Metin Altıok Ailesi

Metin Göktepe Ailesi

Musa Anter Ailesi

Nesimi Çimen Ailesi

Onat Kutlar Ailesi

Sevinç Özgüner Ailesi

Turan Dursun Ailesi

Uğur Mumcu Ailesi

Ümit Kaftancıoğlu Ailesi


(http://www.umag.org.tr/)